Özgürlük simülasyonu Deniz Göktaş

Deniz Göktaş'ın Ölü Deniz gösterisini ve politik mizahı simgeleyen illüstrasyon

Türkiye günlerdir gündeme bomba gibi düşen bir stand-up gösterisini konuşuyor: Deniz Göktaş’ın Ölü Deniz adlı performansı.

Ülkemizde artık neredeyse unutulmuş, kimsenin yapmaya cesaret edemediği politik mizah üzerine kurulu bir iş.

Üzülerek söylemeliyim ki adını daha önce hiç duymamıştım. Binlerce insan gibi ben de sosyal medyadaki teaser’larla haberdar oldum kendisinden.

Çok komik bulduğum için de gösterinin tamamını YouTube’dan izledim. Tek kelimeyle müthişti.

Herkesle ortak olan görüşüm; politik mizah yapma cesaretine hayranlık. Sonra iki kelimede bir olduk olmadık küfür etme gereği duymadan su gibi akan, bir buçuk saatlik harika bir performans izlemiş olmak.

“İnşallah başına bir şey gelmez” trajedisi

Tabii içinde bulunduğumuz atmosferin en acıklı tarafı, gösteriden sonra en çok konuşulan şeyin “Deniz Göktaş’ın başına bir iş gelip gelmeyeceği” olmasıydı.

Göktaş’ı büyük bir sempatiyle karşılayan herkesin ortak temennisi üzüntü verici bir şekilde “İnşallah başına bir şey gelmez” oldu.

Kimileri açıkça hedef gösterip tutuklanmasını istedi. Kimileri ise istemiyormuş gibi yapıp: “Tamam canım, yaptığı tabii suç değil ama bu ülkede bunun suç kapsamına girdiğini kendisi de biliyor” dedi.

Sanki “su testisi su yolunda kırılır” der gibi…

Hatta öyle yorumlar gördüm ki, Deniz Göktaş hakkında bir işlem yapılmazsa diğer yapılanlara haksızlık olacakmış gibi garip bir “adalet anlayışı” türemiş sanki.

Gülmenin, şaka yapmanın bir suç unsuru haline gelmesinin ve kahkahaya hasret kalışımızın trajedisi her yönüyle konuşuldu.

Ancak benim dikkatimi çeken, sosyal medya hesaplarındaki popüler yorumlardan ziyade gösteri videosunun altına bırakılan şu cümle oldu:

“1,5 saatlik özgür Türkiye simülasyonu gibiydi. Çok güzelmiş, keşke yaşayabilsek…”

Farklı kelimelerle ifade edilen benzer binlerce yorumla birlikte, içimizdeki o özgürlük ihtiyacı feryadı acı bir şekilde oturdu yüreğime.

Kurban rolünü reddetmek

Sonra “Kimmiş bu genç adam?” diye merak ettim ve röportaj verdiği bazı videolara göz attım. İşte o an bende yarattığı his bambaşka bir boyuta evrildi.

Politik mizah yapma cesareti tamam; performans, zekâ Caps ve müthiş bir komedi gösterisi, onlar da tamam. Fakat onun yaşam hikâyesine baktığımda, 7’den 77’ye herkese örnek olması gereken, gıpta edilesi bir kendini gerçekleştirme başarısı gördüm.

Anadolu’nun bağrından kopup maddi zorluklara göğüs geren kahraman genç güzellemesi yapacak değilim.

Bu ülkede çoğumuzun içinde yaşadığı sosyal tabakadan geliyor o da. Annesi devlette memur, babası belediyede işçi; Mamaklı, sol görüşlü politik ebeveynler. Baştan söylemişler zaten Deniz’e, “Senin için elimizden gelen maddi imkan bu kadar” diye.

O ise önce ODTÜ’de mühendislik kazanmış, sonra psikolojiyi bitirmiş. “Kendi psikolojik sorunlarımı çözerim diye girdim o bölüme” derken pek de şaka yapıyor gibi değil.

Sosyal anksiyetenin yanı sıra mizahına malzeme ettiği çeşit çeşit fiziksel hastalıkları da var. Bir ara da sırf ucuz yemek var diye Boğaziçi’ni kazanmış.

Ne kadarı şaka bilemiyoruz ama benim en çok ilgimi çeken şey; Göktaş’ın çoğumuzun içinde bulunduğu bu zorlu atmosferde kendini “kurban” rolüne kaptırmadan, tuttuğunu koparıp hayallerine kavuşması oldu.

Fobiyi sanata dönüştürmek

Çünkü psikolojiyi bitirdikten sonra sinema merakı nedeniyle İstanbul’da bir üniversiteye yüksek lisans için gelmiş.

Çok geçmeden oradan da elde edeceği pek bir kazanım olmadığını anlayınca; sosyal anksiyetesi ve hastalıkları cebinde, tek başına, sıfır arkadaşla Kadıköy’e yerleşmiş.

Az ücretli komedyen performanslarının sergilendiği o bar ortamlarının, Açık Mikrofon sahnelerinde kendini ortaya koymuş.

İzlediğim röportajlarda insan onun ne kadar çekingen olduğunu, topluluk önünde bulunmaktan nasıl tedirginlik duyduğunu açıkça görebiliyor.

Peki onca insanın karşısına nasıl çıkabildin sorusuna “Tanımadığım insanlar olduğu için cesaretimi toplayabildim” diyor. Büyük gösterilerde de doğaçlama değil, çok iyi hazırlanmış belli bir metni dile getirdiğini anlatıyor. Hatta bu işi adeta bir “fobi olarak” yaptığını söylüyor.

Fatih Altaylı’ya verdiği röportajda, Altaylı’nın bu genç insana karşı hissettiği ve gözle görülebilen o samimi “sevgi” duygusunu paylaşmamak imkânsızdı.

Altaylı’nın zevksiz bulduğu kıyafet seçiminin arkasında ise Deniz’in bu konulardan gerçekten anlamaması, zerre önemsememesi ve o lüks markaların pazarladığı “streetwear/sokak modası” zart zurt ayaklarına yatmaması yatıyordu. Bu dürüstlüğünü ve yapaylıktan uzaklığını da çok başarılı buldum.

Mızmızlanma kültürüne karşı bir manifesto

Kısacası ben Deniz Göktaş’ta, hayatın tüm zorluklarına karşı hedeflerine kararlılıkla giden büyük bir azim gördüm.

Çocukluk travmalarının, ekonomik koşulların ve psikolojik zorlanmaların tembelliğe kalkan yapıldığı, aylaklığın neredeyse hayatın normali haline getirildiği bu genel mızmızlanma ortamında; onun bu “kendini gerçekleştirme” hikayesini çok gıpta edilesi buldum.

Konfor alanından çıkma iradesini, hayalleri için mücadele etmenin değerini, sadece politik mizahı değil, korkularının üzerine gitme cesaretinin kıymetini gördüm.

Çünkü Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre bir insanın ihtiyacı olan o tepe noktasındaki 3 maddeyi; fizyolojik gereksinimleri, saygınlığı ve kendini gerçekleştirmeyi tek başına, bileğinin hakkıyla elde etmiş.

Umarım siyasetçiler de geriye kalan o temel güvenlik ve aidiyet duygusu maddelerini hem ona, hem de yaşlısıyla genciyle hepimize sağlamanın, bir borçtan öte aslî görevleri olduğunu bir an önce hatırlarlar.

Hepimizin gerçek barış, sevgi ve kahkaha içinde yaşadığı, simülasyon olmayan bir ülkede göreceğimiz güzel günler dileğimle…

Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli…💬✨

Yorum gönder

GÖZDEN KAÇMASIN