Endişe etmeden yaşayamaz oldum!

Küçük bir Anadolu kasabasında, iki çocuklu ve bitmek bilmeyen kavgaların gölgesinde mutsuz bir ailede büyüdüm. Maddi durumumuz kötü değildi, sağlığımız yerindeydi, görünürde hiçbir eksiğimiz yoktu ama biz nedense o evin içinde asla mutlu olamıyorduk. Üniversiteyi bitirene kadar anne ve babamın birbirine bağırmadığı, gerginliğin tırmanmadığı tek bir günüm bile geçmedi. Mutlu olmanın keyfini bir saat bile yaşayamazdık. Çünkü huzur bizim evde hep fırtına öncesi sessizlikti.

Akşam eve ayaklarım geri geri giderdi

Bu yaşıma geldim, tam 35 yaşındayım ama çocukluğumda bütününü gerçekten huzurlu geçirdiğim tek bir gün hatırlamıyorum.

Arkadaşlarım okul paydos olunca sevinçle o “sıcak yuva” denilen yerlere koşarken, benim içim her akşam üstü ağır bir hüzünle dolardı.

Akranlarımla geçirilmiş bir doğum günü kutlaması, neşeli bir piknik veya okul gezisi… Her nerede olursam olayım, eve dönüş saati yaklaştığında ayaklarım geri geri giderdi.

Sevgisiz bir ailede, her an patlamaya hazır bir barut fıçısının üzerinde büyümek o kadar zor ki…

İnançla söylüyorum, bunu ancak yaşayan bilir.

O günlerde beni ders çalışmaya motive eden tek bir hayal vardı: Bir gün kendi hayatımı kazanmak, ekonomik özgürlüğümü elime alıp o evden, o bitmek bilmeyen gürültüden ebediyen kurtulmaktı.

İstanbul’da tırnaklarımla kazıdığım bir hayat

Başardım da. Belki tam istediğim bölüm olmadı ama İstanbul’da güzel bir üniversiteyi kazandım.

Hem çalıştım, hem okudum; uykusuz gecelerim, yorgunluktan bitap düştüğüm sabahlarım oldu.

Çok sevdiğim bir işi yapamasam da yaptığım işi sevmeyi öğrendim.

Kendimi geliştirmek için ekstra kurslara gittim, sertifikalar topladım, hep daha fazlası için çabaladım.

Büyük maaşlar almadım belki ama dişimizden tırnağımdan artırarak, krediyle de olsa başımı sokacak bir ev sahibi oldum.

Yakın zamanda ise hayatı gerçekten paylaşmak istediğim, beni anlayan, bana değer veren bir erkek arkadaşım var.

Yanlış insanlar elendi, birkaç gerçek dostumla yoluma devam ediyorum.

“Artık mutluyum” derken uyanan o karanlık ses

Fakat tam “İstediğim hayatı kurdum, artık mutluyum” derken, son zamanlarda kendimi hiç olmayan sorunlar için endişe ederken bulmaya başladım.

Hiçbir problem yokken, her şey saat gibi tıkır tıkır işlerken içimden o çocukluktan kalma sinsi ses fısıldıyor: “Bir şeyler ters gidecek. Çok güldün, kesin ağlayacaksın. Bir yerde hata yaptın ve bedelini ödeyeceksin.”

Güzel bir akşam yemeğinin ardından sevgilimle gelecek hayalleri kuruyoruz; ardından hemen bir korku kaplıyor içimi. “Ya beni terk ederse? Ya sevgisi bir gün ansızın biterse?” diye senaryolar yazıyorum.

İşe gidiyorum, en ufak bir pürüzde işten atılacağımı, evin taksitlerini ödeyemeyip sokakta kalacağımı hayal ederek hayatı kendime zehir ediyorum.

Terapiyi denedim ama o taş kalbimden gitmiyor

Bu endişe artık beni o kadar yorgun düşürdü ki, uzmanların görüşlerini araştırmaya başladım.

Çocuklukta yaşanan mutsuz aile ortamlarının, yetişkinlikte bir “yaşam şekli” ve“tetikte olma hali” olarak kalabildiğini öğrendim.

Kendime artık bir yetişkin olduğumu, o evin kapısının çoktan kapandığını telkin ettim.

Terapiye gitmeyi de denedim ama belki doğru kişiyi bulamadım, belki de o eski yaraları deşmek beni daha da dibe çekti, bıraktım.

Ekonomik olarak da bu süreci uzun süre sırtlayacak gücüm yok.

Spor yapıyorum, hobiler ediniyorum, arkadaşlarımla sosyalleşiyorum ama günün sonunda o ağır sıkıntı, koca bir taş gibi kalbimin ortasına yerleşiveriyor.

“Rahat mı batıyor?” suçluluğu ve gelecek korkusu

Bazen kendime o kadar kızıyorum ki… “Nankörlük mü yapıyorsun, rahat mı batıyor sana?” diye soruyorum.

Bu sefer de hayatın beni bu “nankörlüğüm” yüzünden cezalandıracağı korkusu başlıyor.

Erkek arkadaşıma durumdan biraz bahsettim, anlayışlı davrandı ama içimdeki bu huzursuzluğu ona daha fazla yansıtıp ilişkimi bozmaktan ödün kopuyor.

Onunla mutlu bir gelecek kurmak isterken, kendi geçmişimin hayaletleriyle onu da mutsuz etmekten çekiniyorum.

En büyük korkum ise; bu sorunu çözmeden bir aile kurarsam, ileride kendi çocuklarıma o Anadolu kasabasında bana yaşatılan sevgisizliği ve gerginliği miras bırakmak.

Endişeden ölecekmişim gibi hissetmek

Garip bir şekilde ölümden hiç korkmuyorum. “Ne kadarsa o kadar yaşarız” diyebiliyorum.

Ama bu belirsiz endişe hali bazen öyle bir noktaya geliyor ki, sanki o an kalbim duracakmış, endişeden ölecekmişim gibi hissediyorum.

Biliyorum, pek çok insan dışarıdan bakınca “Ne güzel hayatı var” diyor.

Ama içerideki o bitmeyen fırtınayı durduramıyorum.

Bir gün o kalbimdeki taşın eriyip gitmesini ve hiçbir “ama” demeden sadece nefes alabilmeyi istiyorum.

Ne yapacağımı, bu endişe yumağından nasıl çıkacağımı gerçekten bilemiyorum…

Bu hikayede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli.💬✨

Yorum gönder

GÖZDEN KAÇMASIN