Dijital anesteziden doğanın sessizliğine: Bir “mini aydınlanma” hikâyesi
Dijital dünyanın gürültüsünden, algoritmaların tuzağından ve toplumsal duyarsızlaşmadan kaçıp doğaya sığınan bir adamın “mini aydınlanma” hikâyesi:
Uzun zamandır içinde bulunduğum, sürekli kendi kendime yatıştırmaya çalıştığım bir “iyi olamama” hali içindeydim.
Tam bir düzelme, dürüst olmak gerekirse günümüz şartlarında pek mümkün görünmüyorsa da tünelin ucunda küçücük bir ışık yakaladım.
Hiç kimsenin bilmediği bu “mini aydınlanma” sürecimi burada paylaşmak istiyorum. Tek bir kişi için bile birazcık faydalı olabilirsem, ne mutlu bana.
Kronik güvensizlik!
Sanırım beni ve hepimizi en çok umutsuzluğa sürükleyen şey, içinde yaşamak zorunda olduğumuz o kronik güvensizlik hissi.
Hiçbir şey sanki normal, doğal akışında ilerlemiyor. Sürekli yaşamlarımıza müdahale edilme, elimizdekilerin kayıp gitme riskiyle karşı karşıyayız.
Sabah kalktığımızda yıllardır çalıştığımız işimizin artık olmadığını görme ihtimalimiz çok yüksek. Veya yıllarca yuva dediğimiz evimizin elimizden alındığını…
Daha geçen gün sıklıkla gittiğimiz bir esnaf lokantasının yerinde yeller esiyor mesela. İçinde çalışan, her gün selamlaşıp bazen şakalaştığımız, bazen dert yandığımız insanlar nerede, nasıllar? Bilmiyoruz.
Ya da altında gölgelendiğimiz koca bir ağaç; bir bakıyoruz kökünden kesilip atılmış. Hem de neymiş; “çiçekleri etrafa dağılıyor, çöp yapıyor” diye…
Çiçeğe bile çöp muamelesi yapılan acayip bir hissizlik sürecinden geçiyoruz.
Sinek kadar değerli bulunmayan hayatlar
Dünyanın öbür ucundaki savaşları akıllı telefonlarımızın cam ekranlarından canlı yayınla izliyoruz.
Gözümüzün önünde, daha bir gün önce normal bir yaşamı, hayalleri olan milyonlarca insan bir anda yok olup gidiyor.
Ve biz ertesi gün bunu unutuyoruz. Yapabildiğimiz tek şey, en iyi ihtimalle sosyal medyadan bir “savaşa hayır” görseli paylaşmak. “Hiç tepki vermemekten iyidir” diye kendimizi avutuyoruz ama sahiden ne işe yarıyor ki?
Aynı bizim gibi hayat süren insanlar bir anda haritadan silinirken, biz burada “borsa ne olacak, dolar ne hissedecek” diye düşünüyoruz. En trajikomik olanı da tüm bunlar olurken, yaptığımız o sözde büyük analizlerle kendimizi önemli hissetmeye çalışan halimiz…
Bazen bir sinek kadar değerli bulunmayan şu minik hayatlarımızda, ertesi gün algoritmanın dehlizlerinde yok sayılacak paylaşımlarımızın çok hayati olduğunu sanıyoruz. Bu çaresizlik, bu kitlesel ikiyüzlülük beni nasıl bezdiriyor, anlatamam.
Toprağı soğumadan restoranda “anma”
Acıların veya kötü haberlerin hayatımızın bu kadar merkezinde olması, bünyede tuhaf bir savunma mekanizması yarattı galiba: Duyarsızlaşma ve acıdan kaçış.
Geçenlerde gencecik bir lise arkadaşımızı aniden kaybettik. Onu son yolculuğuna uğurlayıp taziye evine geldikten yarım saat sonra cebimdeki telefon bip’lemeye başladı.
Meğer başka bir şehirde yaşayan ortak arkadaş grubu, arkadaşımızı “anmak” için şık bir restoranda buluşmuş.
Tamam, kimsenin içinde en ufak bir art niyet taşımadığını biliyorum. Ama daha toprağı bile soğumamış bir dostun arkasından, giyinip kuşanıp pilav gününe gider gibi “anmanın” ne anlamı var?
Evet, onu iyilikleriyle, hoş anılarıyla hatırlayalım ama önce biraz durup üzülmeyelim mi yani?
Yanlış mı düşünüyorum? Bir de iki gün sonra arasın diye gözünün içine baktığın o insanlardan hiçbirinin seni hatırlamaması cabası…
Farklı çevrelerde de durum hiç değişmiyor. Bizim mahallede çok sevilen bir esnaf abimiz aniden vefat etti. Ailesine başsağlığına gittim. Evin önünde sokağa masalar kurulmuş, gelen herkes tıka basa yemek yiyor.
Kenarda ekonomik kriz konuşan mı ararsın, “Eee, daha daha nasılsınız?” muhabbeti çeviren mi…
Yahu bu adamcağızı ben daha dün sokakta gördüm, hal hatır sordum. Adam akşamına ölmüş. Eşi içerde “Gayet iyiydi, ne oldu ben de anlamadım” diye ağlıyor; dışarıdaki ahaliyi bıraksan “Çek oradan iki porsiyon su böreği” diyecek kıvamda bir kayıtsızlık içinde.
Kimse kusura bakmasın ama bu durum, “herkesin acısını farklı yaşamasıyla” açıklanabilecek bir şey olamaz. Başkasının yangınına bu kadar duyarsızlaşmak, insana sadece “Vah ki gidene…” dedirtiyor.
Algoritmalar tuzağı ve komik anestezikler
İnanır mısınız, ben evcil hayvanımı kaybedip acımı sosyal medyada paylaştığımda bile, yıllardır telefonla dahi görüşmediğim akrabalarım, eski arkadaşlarım aradı.
Acaba insanlığın itibarı, en çok insanın kendisinde mi bu kadar kayba uğradı, bilemiyorum.
Ancak bu acıyı sosyal medyada paylaşmak, zaten bildiğimiz ama mecburen teslim olduğumuz o “algoritma tuzağını” bana çok daha net gösterdi.
Paylaşımı yapar yapmaz ülkede, hatta dünyada kedisini, köpeğini kaybeden ne kadar hesap varsa hepsi ardı ardına önüme düşmeye başladı.
Önceleri hepsine ayrı ayrı üzüldüm; empati yapıp emojiler gönderdim. Bu hesapların hepsinin gerçek olup olmadığını bile bilmiyorum. Ama sürecin sonunda kendimi yüzlerce evcil hayvanın kaybıyla acılanmış, ruhsal olarak felç olmuş buldum.
Bir saniye durup baktığım tek bir olumsuz haber, beraberinde bana yüzlerce benzer felaketi pompalıyordu.
Bu girdaptan kurtulmaya çalışırken bu kez başka bir tuzağa düştüm: Güya “iyileştiren paylaşımlar”.
Bütün sorunlarınızdan sihirli bir değnekle kurtulacağınızı hissettiren, ama etkisi beş dakika bile sürmeyen “uzman görüşü” görünümlü laf salataları… Veya çok komik diye milyonlarca etkileşim alan, ama beş dakika sonra adını bile hatırlamadığımız “komik anestezikler”.
Artık internette neyin iyi, neyin kötü olduğuna inanamaz hale gelmiştim. Tam bir zihinsel aptallaşma hali. Tek bildiğim bir gerçek vardı: Hayatımdan, ruhumdan harcadığım her bir dakikanın, ekranın arkasındaki birilerinin cebine para olarak aktığı.
Karar verdim; ölsem gitsem belki de ertesi gün tamamen unutulacak olan şu kısa yaşamımın hiçbir dakikasını, bu boş içeriklerle tüketmeyecektim.
Fişi Çekmek!
Aynı kararı boş arkadaş muhabbetleri için de uyguladım. Masa başı memleket kurtarma siyasetleri, hiçbir zaman hayata geçmeyecek zengin olma projeleri… Sürekli “yardım ve destek” çağrıları yapan ne idüğü belirsiz e-postalar,… WhatsApp gruplarında köşe yazısı veya salon etkinliği paylaşmaktan öteye gitmeyen o gürültülü “duyarlı muhalif” korosu… Hepsini, ama hepsini sessize aldım.
Fakat zihni boşaltmak öyle kolayca kurtulunabilecek bir şey değilmiş.
Fişi çekince uykularım kaçmaya, iç sıkıntıları göğsüme çökmeye, yaşam sevincim iyice buharlaşmaya başladı.
İşte tam o dönemde, pandemi sürecinde çok kısa aralıklarla kaybettiğim ve o dönemin şartları yüzünden son yolculuklarına neredeyse tek başıma, kimsesizce uğurladığım anne ve babam rüyalarıma girmeye başladı.
“Acaba kafayı mı yemeye başladım?” dedim kendi kendime. Oyalanmak için refleks olarak telefonu elime almaya kalktığım her sefer, içimden bir ses aklımın esas şimdi başıma geldiğini söylüyordu. Epey direndim.
En nihayetinde, o zamandan beri kapısını kilitli tuttuğum, kokusunu içime çekmeye bir türlü cesaret bulamadığım o eski eve, baba ocağına gitmeye karar verdim.
Mezarlıkta yeniden doğmak
Günlerce o sessiz evde boş boş oturup eski fotoğraflara bakarak ağladım. Giysilerini dolaplardan çıkarıp kokladım. Kabirlerini ziyaret ettim; baş uçlarında oturup ikisiyle de uzun uzun dertleştim. En önemlisi, o dönem yapamadığım o gerçek “vedalaşmayı” nihayet gerçekleştirdim.
Hani beton şehirlerin arasında “Mezarlıklar bizim kalan son yeşil alanlarımız” diye acı bir espri yapılır ya. Ne kadar söylense azmış meğer. Daha önce fark etmemişim. Orada, o mutlak sessizliğin ve doğanın kalbinde durmak, sadece kafamı dinlememi sağlamadı; adeta mezarlıkta yeniden doğdum.
O günden sonra her gün düzenli olarak sahile gittim. Parklarda, ağaçların arasında gezdim. Banklarda boş boş oturup rüzgarın tenime çarpışını, toprağın kokusunu hissettim.
Balık tutmaya gittim; sonra tuttuğum o balıkları incitmeden denize, ait oldukları hayata geri bıraktım.
Fidanlar diktim, toprağa küçük tohumlar ektim. Kilometrelerce yürüdüm. Küresel dünyanın, o hırslı dijital çarkların her gün benden sinsice çaldığı tüm enerjimi, sakince doğaya ve gerçek hayata geri verdim.
Sanal dünyanın sesini kısmak
Eve döndüğümde ben artık o eski yorgun, bezgin, umutsuz ve mutsuz adam değildim. Dünyadaki sorunlar, ülkedeki krizler, hayatın zorlukları bitti mi? Hayır, aynen duruyorlar. Ama ben yavaşladım. Zihnim berraklaştı, içimdeki o körleşmiş çalışma azmim geri geldi.
Çok uzattım biliyorum ama aslında söylemek istediğim şey çok basit: Sanal dünyanın o yüksek sesli gürültüsünü kısıp, doğaya kulak vermemiz gerekiyor. Ama bunu da bağırmadan, çağırmadan yapmalıyız.
Telefonları tamamen sessize alarak… Gittiğimiz her güzel yeşillikte “dur bir görsel çekip hikâyeme atayım” hırsına kapılmadan… Her gün kulaklıkla dinlediğimiz o müzikleri hoparlörden son ses açıp güzelim sessiz alanları “düğün salonuna” çevirmeden… Arkamızda plastik çöpler bırakıp doğayı kirletmeden…
Gerçekten duyarak, gerçekten hissederek ve sadece kendimiz için orada bulunarak… İnanın bana, bu sessizlik ruhunuza çok iyi gelecek. Hem de tahmin ettiğinizden çok daha fazla…
Editörün Notu:
Paylaşımcımızın ruhuna iyi gelen ve psikolojide “doğaya maruz kalma” olarak da adlandırılan durum bilimsel olarak kanıtlanmış bir iyileşme hali. Unutmayın, bizi kodlayan o küresel dev şirketler, Silikon Vadisi’nde kendi çalışanlarını yeşilliklerin, yapay göllerin ve devasa doğa parklarının ortasına çoktan yerleştirdi bile. İnsanlığı ekrana bağlayanlar, kendi çalışanını doğayla ferah tutuyor. O nedenle dijital çöplükte kendinizi fazla yormayın. Zihin sağlığınıza dikkat edin 🌲
Okuyucudan gelen anlamlı bir mesaj:
“Bu siteyi de algoritmalar sayesinde buldum aslında. Etkileşim peşinde koşmayan, hem ortak dertleri paylaşan hem de insana samimi önerilerde bulunan bir platform olması çok hoşuma gitti. Sosyal medya gürültüsüne karışmadan, akşamları sığınabileceğimiz sakin bir liman gibi geldi burası. Teşekkürler Anlat Kurtul…”
Biz teşekkür ederiz. Anlat Kurtul, tam olarak senin gibi ruhunu o dijital gürültüden korumaya çalışan insanların ortak sığınağı olsun diye var. İyi ki geldin.
Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli... 💬✨
Yorum gönder