Yürü Be G.!
Tramvay kalabalığında, havasız bir uğultunun ortasında hayatımın komutunu duyacağımı hiç düşünmezdim: “Yürü be G.!” Lise öğrencilerinin kaba şakalaşmaları arasından sıyrılan bu rastlantı, aslında aylardır zihnimde dönen o durdurulamaz “düşünceler zincirini” kırmanın tek yoluymuş. Eğer siz de “Yarın ne olacağım?” endişesiyle uykularınızı harcıyorsanız, buyurun benim plansız, hedefsiz ama nefes aldıran macerama…
Onbeş yıllık dünyamda tehlike çanları
Yiyecek sektöründe küçük bir işletmenin 15 yıllık idarecisiyim. İdareci diyorum da bakma, bazen bulaşıkçılık, bazen garsonluk, bazen paket servis elemanı bile oluyorum.
Asla erinmiyorum, işimi çok seviyorum. İhtiyaç neredeyse ben oradayım. Yeter ki işler yürüsün.
İşletmenin sahipleriyle ahbap olduk artık. En zor zamanımda beni işe alıp hiç üzmediler bunca yıl. Ben de onları. Çok güzel yıllarım geçti bu dükkânda.
Sanki hayatım hep bu sempatik, sıcacık, kendine has bir dünyası olan dükkânda geçecek gibi geliyordu iki yıl öncesine kadar.
Şimdi ise hayat pahalılığından sebep, tehlike çanları çalmaya başladı gibi.
Eskiden bu mekân insanların sadece yemek içmek için değil, sosyalleşmek, birbirlerini görmek için geldiği uğrak yerlerdendi. Şimdi de sabit müşterisi var ama o eski samimiyet kalmadı.
Kimse birbirini tanımıyor. Üç tabak yemek yiyen artık bir tabak istiyor. İnsanların menüye bakarken bir yandan ceplerindeki parayı hesapladıklarını daha net görüyorsun.
Rahat olanlarda bile bir “hesaplı davranma” alışkanlığı gelişti. Bu durum da ister istemez işletmenin yavaş yavaş darboğaza girmesine neden oldu.
Düşünceler girdabına bir “jest” ile girmek
İki ay önce zam dönemi gelince baktım personele verilecek artışı kaldırabilecek hali de kalmamış sahiplerinin.
Bunca yıllık dostluğun hatırına kendi zam oranımdan biraz feragat edebileceğimi söyledim. Mecburen kabul ederek belki de akıllarından geçen küçülmeyi gerçekleştirmek için bir de “jest” yaptılar:
“O zaman haftada 3 gün çalış, biraz da dinlenmiş olursun” diyerek. İşte onların yaptığı bu “jest”, durdurulamaz düşünceler girdabına düşmeme neden oldu.
“Şiddetle artan giderler, yüksek vergiler derken yoksa artık dükkânı devredip şehir dışındaki evlerinde hayal ettikleri emeklilik hayatına mı döneceklerdi?
Peki bunca yıldır hem sosyal, hem de ekonomik hayatını buraya bağlamış olan ben ne yapacaktım?”
Bitmek tükenmek bilmeyen bir düşünme sendromuna tutuldum.
Geçmişin güzel günleri, seçimlerim, seçimlerimin sonuçları, pişman olacak ne yaptım soruları…
Bunca yıldır doğru düzgün bir birikim yapamamış olmanın verdiği suçluluk duygusu…
Çocukluğum, gençliğim, olmadık hatıralar, daha neler neler…
Zihnin kaygan zemininde uykusuz geceler
Kendime “şu anı düşün” diye avutmaya çalışıyorum ama şu an bulunduğum zemin o kadar kaygan ki, ayakta durabilmek için ya geçmişe dönüyor, ya da geleceğin belirsiz senaryolarında kayboluyorum.
Düşünmekten uyuyamıyorum. Kitap okuyorum, sayfaları geçiyorum ama bir bakıyorum okuduğum hiçbir şeyi anlamamışım düşünmekten.
Başa dönüyorum, gene aynı. Film izliyorum, anlamıyorum. Arkadaşımla buluşuyorum, söylediklerini duymuyorum bile.
“Biraz dalgınım” diyorum ama değil. Düşünmekten dinleyemiyorum. Sabahları yorgunluktan harap halde uyanıyorum. Uyusam da yorgun kalkıyorum.
“Hayatta bir ölüme çare yok, elbet bir yolunu bulurum” diye avunuyorum ama insan ölüme bile alışıyor. “Yarın ne olacağım” diye düşünmenin stresi çok zor.
Hayatım bir film şeridi gibi değil, film arşivi gibi geçiyor gözümün önünden. Düşünceler kendi kendime veya başkalarıyla geçen diyaloglara dönüşüyor kafamda.
Tramvayda gelen beklenmedik komut
Geçen gün iş dönüşü tramvay kalabalığındayım. İçerisi kalabalık, havasız, bir grup lise öğrencisinin yaptığı gürültü kulaklarımda bir uğultu gibi.
Sadece her iki kelimede bir ettikleri cinsiyetçi küfürleri seçiyor kulağım.
Bir anda aralarında dalga geçerken “Yürü be G. oley oley” diye yüksek sesli şakalaşmaları G. ile ismimizin aynı olmasından mıdır nedir, kendime komut gibi anladım sanki.
Ani bir kararla tramvaydan indim. Nefes almak iyi geldi ama yağmur çiseliyordu. Üşüdüm, rahatsız hissettim.
Bir sonraki duraktan tekrar tramvaya binerim diye düşünüp yürümeye başladım. Bir sonraki tramvay aşırı kalabalık olunca biraz daha yürüyeyim dedim.
Bir durak, bir durak daha derken giderek hızlanmaya, hızlandıkça da ısınmaya başladım. Düşünceler zinciri devam ediyordu ama sanki o kadar da rahatsız etmiyordu.
Ahmak ıslatan yağmurunda zihin temizliği
O kadar çok yürümüşüm ki yolda bir simit alıp denizin kıyısına geldim. Ahmak ıslatan yağmuru bile iyi geldi sanki.
Gözüm yıllardır gelip geçerken bakmayı ihmal ettiğim Galata Kulesi’ne takıldı.
Bütün gücüyle ayakta duruyordu ama yanına eklenmiş onca çirkinlik abidesi betonun arasında nasıl da kaybetmiş eski görkemini. Kendime benzettim onu da.
Baktım yine düşüncelere dalıyorum, bu sefer ben kendime “Yürü be G.” dedim. Devam ettim yürümeye.
Anlamsızca, hedefsizce yürüdüm. Gülhane Parkı’ndan geçtim. Arkeoloji Müzesi’ni görünce ne kadar uzun zamandır gitmediğimi hatırladım. Akşam saati olmasa girmeyi deneyecektim, olmadı.
O günü ayaklarıma kara sular ininceye kadar yürüyerek geçirdikten sonra eve geldim. Bedenim çok yorulmuştu ama zihnim nefes almıştı sanki.
Sıcak bir çorba yaptım, bir battaniyeyle kanepeye kıvrıldım.
Haftalardır ilk kez huzurlu bir uyku çektim. Gece arada sağa sola dönerken aklımdan geçen tek düşünce “bundan sonra hep yürüyeceğim” oldu.
Şifa niyetine pazar kokuları ve yeni rotalar
Sabah uyandığımda bütün vücudumu et kesti. Acıdan adım atamıyordum ama hızımı yavaşlatarak yine çıktım dışarı.
Pazara gittim. Etiketler sinir bozucu bir artıştaydı ama ben pazarın taze sebze-meyve kokusuna odaklandım. Kerevizin, pırasanın bile kokusunu içime çektim. Şifa gibi geldi
Vücudumdaki kas acıları geçene kadar birkaç gün nereye gittiğine bile bakmadan otobüse atladım.
Sahil yolu güzergâhında gündüz vakti o kadar kalabalık değilmiş meğer toplu taşıtlar. Kanlıca’da indim. Yürüyebildiğim kadar yürüdüm.
Dertler bitmedi ama…
Yürümek o kadar iyi geldi ki düşüncelerim, dertlerim peşimi bırakmasa da yakama yapışmış gibi hissetmiyorum artık.
En önemlisi gece huzurlu bir uyku çekmek oluyor.
Şimdi kendime saraylar, müzeler, tarihi mekânlardan oluşan bir gezi rotası yapacağım. Haftanın üç günü iş, iki günü yürüyüşlü gezi günü, sonra da dinlenme.
Sosyal medyada görürdüm hep yürüyün diye öneriler ama iş koşturmacasını yürümekle eş görüp meğer ne kadar ihmal etmişim zihnimi.
Tramvaydaki gençlerin “Yürü be G. oley” sloganıyla başlayan yürüme maceramın bu kadar iyi gelebileceğini asla tahmin etmezdim.
O nedenle anlatayım, belki benim gibi daralmışların, sıkışmışların ilhamı da ben olurum dedim.
Gönül rahatlığıyla strese karşı ne yapmam gerekiyor diye düşünyorsanız, yürüyün derim arkadaşlar: Yürüyelim arkadaşlar!
Editör’ün ufak hatırlatması:
Eğer siz de paylaşımcımız gibi İstanbul’un (ve Türkiye’nin) tarihi derinliklerinde kaybolup zihninizi nefeslendirmek isterseniz, kendiniz bir MüzeKart edinmeyi unutmayın. Bazen en iyi terapi binlerce yıllık bir sütunun gölgesinde sessizce durmak bile olabilir. Yürüyelim arkadaşlar, hem de tarihe doğru!
MüzeKart Candır:
Nedir bu MüzeKart?
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı 300’den fazla müze ve ören yerine bir yıl boyunca kapıları açan sihirli bir anahtar.
Eskiden sınırsızdı ama güncel düzenlemeyle aynı müzeye yılda en fazla 2 kez giriş yapabiliyoruz. Yine de yüzlerce farklı rotayı düşününce, hâlâ dünyanın en ekonomik terapisi sayılır! Güncel fiyatı 100 TL.
Neden Edinmelisiniz?
Tek bir müze giriş ücretine, koca bir yılı farklı mekânlar keşfederek geçirebiliyorsunuz. Stresli bir günde kendinizi Arkeoloji Müzesi’nin bahçesine veya Galata’nın dar sokaklarına atmak için harika bir bahane.
Nasıl Alınır?
Müze girişlerindeki gişelerden 5 dakikada alabileceğiniz gibi, “Türkiye’nin Müzeleri” uygulamasından dijital kartınızı saniyeler içinde oluşturabilirsiniz.
Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli. ⚡️💬
Yorum gönder