Hansel ile Gratel’i plazada yemek: “Mutluluk” maskeli modern sömürü!

Plaza dünyasında çalışma koşulları ve modern sömürüyü simgeleyen illüstrasyon

Plazalardaki bedava kahvaltılar, ‘Happy Friday’ içecekleri aslında neyi gizliyor? Eğlenceli kurum kültürü, maskeli modern sömürü ve sinsi arka planı…

Aldığım eğitimlerin ve kısa da olsa verimli iş tecrübelerimin sonunda, nihayet aradığım profesyonellikte bir şirkete kabul edilmiştim. Çok büyük bir şirket değildi ama ekonomik altyapısı sağlam görünüyordu.

Ürettiği işler piyasada ilgi görüyor, genç patron ve yöneticiler küresel alanda da boy göstermeyi hedefliyordu.

Çalışanların tamamı genç profesyonellerdi. Çok kalabalık değildik ama çeşitli ırk ve cinsiyetten insanlar da vardı. Pırıl pırıl bir ofis, rengârenk insanlar… Herkesin çalışma isteğiyle dolu olduğu harika bir ortamdı.

9-19 arası mesai, ortalamanın üstünde bir maaş ve en önemlisi çalışanına değer (!) veren bir sistem…

Bir Netflix dizisinin içinde yaşamak

Kendimizi keyifli bir Netflix dizisinin içinde gibi hissediyorduk.

Çalışanların huzurlu olması için ellerinden geleni yapıyor gibiydiler. Henüz büyük spor, meditasyon veya yoga yapılacak alanlar yoktu. Ama patrona göre o da olacaktı güya. Çalışmamız, üretmemiz ve sabretmemiz gerekiyordu sadece.

Sabahları güne zinde başlamamız için protein içerikli kahvaltı destekleri alıp, meyve suyu barından yararlanabiliyorduk.

Öğlen yemeklerini plaza içinde halledip hemen ofise dönüyorduk. Akşamüstü çerez, çikolata, kahve çeşitleri ve kuru meyve ikram ediliyordu.

En önemlisi de daha önce karşılaşmadığım ve hiçbir arkadaşımdan da duymadığım “Happy Friday” akşamlarıydı. Yorgun bir haftanın ardından iki saatlik açık büfe bira ve atıştırmalık saati…

Çok çalışıyorduk. Günlük ve haftalık olarak gerçekleştirmemiz gereken performans ve hedefler gerçekten zorlayıcıydı. Ama bu yoğun temponun stresini de aylık düzenlenen ofis partileriyle atıyorduk.

İşimizi sevdiğimiz için yorgunluk nedir bilmiyor, şirketimizin bizim iyiliğimiz için düşündüğü bütün bu faydaların karşılığını verebilmek için canla başla çalışıyorduk.

Adı “happy” olan ilk tuzak!

Aylar ayları kovalarken şirkette ikinci yılımı doldurmuştum bile. Çok yorgundum ama çalışmalarımızın karşılığı olarak şirketimiz çok kârlı bir ortaklığa da adım atıyordu.

Bir Cuma günü çalışmaktan bitmiş bir halde “Happy Friday” saatlerimizi iple çekerken, adında yine “happy” olan yeni bir etkinlik bildirimi aldık.

Bildirimde saat 9’a kadar çalışmaya devam etmemiz, ofisten ayrılmamamız isteniyordu. Herkes “kârlı” ortaklığın karşılığında bizi bir sürprizin beklediğini fısıldıyordu birbirine.

Ama o akşam hiçbir şey olmadı. İki saatlik ek çalışmanın ardından paydos edip evlere dağıldık.

Adında “happy” olan etkinliğin “fazla mesai”den başka bir anlamı olmadığını idrak etmemiz için koca bir hafta sonu vaktimiz olmuştu zaten.

Pazartesi işe geldiğimizde kimse bu “yeni etkinliği” fazla sorgulamadı. Biraz moral bozukluğu olmuştu ama arkadaşlık ilişkileri genelde bireyci ve yüzeyseldi.

Sadece birkaç arkadaşımla olana anlam vermeye çalışıyorduk. Tek anlamak istediğimiz de şuydu: Bizden fazla mesai istenseydi zaten seve seve yapardık.

Neden böyle bir aldatmacaya başvurulmuştu, bunu bilmek istiyorduk. Tabii o sırada bizi daha ne büyük “sürprizlerin” beklediğinden henüz haberimiz yoktu.

Görünmez kırbaçlar: Belirsizlik ve “teflon tayfa”

Sonra yavaş yavaş işler yoğunlaştı. Maaşlar performansa göre düzenlenmeye başlandı. Haftalık hedeflerin yoğunluğu altında eziliyorduk. Ama hepsinden en kötüsü, ürettiğimiz işlerin süpervizörün onayına kalmış olmasıydı.

Yaratıcılık gerektiren bir alan olduğu için eğer o “olmamış” diyorsa emeklerimiz çöpe gidiyordu. Neye göre iyiydik, neye göre kötü; tamamen üstümüzün inisiyatifindeydi her şey.

Yeteneklerimi sorguluyor, neyi başaramadığımı anlamaya çalışıyordum. Bazen çok iyi çıkardığım işler ise kreatifler tarafından bozulup değiştirilerek bana aitmiş gibi gösteriliyordu. Buna çok canım sıkılıyordu ama itiraz da edemiyordum.

Neyin iyi, neyin kötü olduğunu anlayamayacak hale gelmiştim.

Çalıştıkça batıyor, battıkça çalışıyordum. Bazen aldığım ekrandaki dijital “ödüller” ve patlayan sanal konfetiler sayesinde devam edebiliyordum.

İşin daha da kötüsü bu şartlar, üstlerimize yalakalık yapan “teflon tayfaya” hiç etki etmiyordu. Onlar “bok” gibi işler de çıkarsa primlerini alıyor gibi mutlu ve umursamaz bir halde geziniyorlardı.

Kimin ne kadar ücret aldığı belli olmadığı için aramızdaki eski tatlı rekabet, zaman düşmanlaşma veya kutuplaşmaya neden oluyordu.

Yeni bir Cuma “etkiniği”: “Bu hafta kim kovulacak?”

Fiziksel yorgunluğum zaman içinde korkunç bir psikolojik yıpranmaya neden oldu. Bütün neşe ve enerjimi kaybetmiştim.

Aileme ve kız arkadaşıma çaktırmamaya çalışıyor, mutsuzluğumun sebebinin yorgunluk olduğunu söylüyordum.

Yalakalar mutlu, bazılarımız ise ödül karşılığı neşelenmeye çalışan fino köpekleri gibi hissederek kendimizi zorla ayakta tutmaya çalışıyorduk.

Ama “sürprizler” daha bitmemişti. Yine bir “Happy Friday” akşamı mutsuz taraftan bir arkadaşımız yönetim tarafından çağırılarak sorgusuz sualsiz işten çıkarıldı.

Neyin ne olduğunu yine anlayamamıştık çünkü yine önümüzde bir hafta sonu vardı. Ve biz yine hiçbir şey olmamış gibi pazartesi mesaiye başlamıştık.

Sonra mutlu cumalarımız, her hafta birinin çağırılarak işten çıkarılmasıyla devam etmeye başladı.

Hepimiz bütün bir haftayı “bu Cuma kim işten çıkarılacak” diye düşünerek geçirmeye başladık.

Herkes kalabilmek için daha yoğun çaba sarf ediyordu. Tabii bu baskı yoğun bir strese neden oluyordu. Baskı ise sorgulamamayı, ses çıkarmamayı gerektiriyordu.

Bazen bir hafta kimse atılmazsa derin bir “oh” çekiyorduk. Kovulan arkadaşlarımız sanki hiç karşılaşmamışız gibi sonsuzluğa karışıyordu. Bir bakıyorduk yerine başka biri gelmiş…

Bu arada başka bir iş bakıyordum tabii ama sistem o kadar acımasız ki. Yeni başvuracağınız işyeri eğer ayrılma sebebinizi çalıştığınız yere kazık atmak olarak görürse değil iş bulmak, sektörden silinirsiniz.

Büyük sürpriz ve istifa

İşte aylarım böyle bir mutsuzluk içinde geçti. Derken bir gün kız arkadaşım yarama neşterle diri diri girerek her şeyi detaylarıyla anlatmamı, yoksa beni terk edeceğini söyledi.

Ufak ufak anlattığım derdimin ne kadar büyük olduğunu görünce derhal istifa etmem gerektiğini söyledi.

Onun bu cesur ve boyun eğmez tavrı karşısında ona bir kez daha aşık oldum. Birlikte bir plan yaptık ve bana daha düşük statü ve maaşta ama huzurlu bir iş bulduk.

Ve nihayet “Happy Cuma” sürprizini bu kez ben şirkete yapacaktım.

Hiçbir üstümü haberdar etmeden direkt patronla görüşmek istediğimi söyledim. Süpervizör ve kreatifler panik olmuştu. Çok geçmeden beni odasına kabul etti.

İstifa ettiğimi söylediğimde yüzünde beliren bozum olmuş ifadeyi görmenizi isterdim.

Ne kadar bozulduğunu ise ayrılma sebeplerimi biraz dinledikten sonra “E o zaman hiç zahmet etmeseydin, biz seni atardık zaten” diyerek yaptığı iğrenç espriden anlamıştım. Hiç umursamadım. Büyük bir rahatlık ve mutluluk içinde odayı terk ettim.

Ama işin acıklısı, işlemlerim yapılırken beni toplantı odasına almaları ve bitene kadar oradan çıkmamamı istemeleri oldu. Bunu işten çıkaracakları herkese yapıyorlardı ama sebebini yeni anlamıştım. Meğer dertleri, üzerimize zimmetli olan ofis araç-gereçlerini çalıp götürmememiz içinmiş!

İşte bu kadar insana değer vermeyen, onu kullandıktan sonra son hamlede bile bir “hiçsin” demekten kendini alıkoyamayan berbat bir sistem.

Onurunu kaybetme, kendini kurtar!

Sonraki en zor ama en duygulandırıcı aşama kız arkadaşımla durumu ailelerimize anlatmak oldu. Benim ailem zaten “hiçbir şey senden önemli değil” diyerek bağrına bastı.

Kız arkadaşımın annesi ise durumu esprili bir şekilde özetledi: “Demek ki bunlar sizi Hansel ile Gratel gibi yemek için beslemişler onca zaman…”

Sonra bize eskinin çarkları arasında ezilenlerin, şimdi “bilgisayar RAM’leri” arasında nasıl eritildiğini anlattılar. Bireyselleşmenin sistem içinde çalışanları nasıl yalnız bıraktığını, örgütlenmenin nasıl yok edildiğini konuştuk.

Önceleri bu durumun sadece benim başıma geldiğini sanıyordum ama sanırım öyle değil. Küreselleşmenin ve modern çalışma hayatının ne demek olduğunu acı bir şekilde kavradığım bu iş tecrübesinden sonra çıkardığım en önemli sonuç şu oldu: İnsanın kaybetmeyi göze almaması gereken tek şeyi onurudur.

Bunları rahatlıkla anlattım, çünkü beni neredeyse canımdan vazgeçmeye götürecek bu sisteme bir daha kolay kolay dönmeyi düşünmüyorum.

İş hayatına yeni başlayanlara söylemek istedim: Sistem çok acımasız, o sizi tamamen yutmadan önce önleminizi alın…

Sosyoloji & Psikoloji Notu: “Normatif Kontrol” ve rıza üretimi

Bu paylaşımda anlatılan bedava kahvaltılar, “Happy Friday” biraları ve rengarenk ofisler, modern yönetim literatüründe “Normatif Kontrol” ve “Eğlenceli Kurum Kültürü Mühendisliği” olarak adlandırılıyor. Klasik sanayi devriminde patronlar işçiyi hizaya getirmek için açık bir baskı -kırbaç/kronometre- kullanırken, modern plazalar “rıza üretimi” yöntemini seçiyor.

Şirket ofisi bir çalışma alanından ziyade “yaşam alanı” haline getirilerek çalışana mesai kavramı unutturuluyor. Fazla mesai kelimesi sevimli İngilizce kelimelerle ambalajlandığında, birey sömürüldüğünü çok geç fark edebiliyor. Richard Sennett’ın “Karakter Aşınması” kitabında bahsettiği gibi; “esnek ve güvencesiz çalışma modelleri, insanlar arasındaki tatlı rekabeti düşmanlığa dönüştürür, bireyleri yalnızlaştırır ve sisteme karşı örgütlenmeyi tamamen yok eder”. Gerçekten de Tıpkı Hansel ve Gratel masalındaki gibi; sunulan tüm o tatlılar, aslında sizi çarkların arasında daha kolay eritmek için sunuluyor.

Peki sistem nasıl işliyor?

Klasik Taylorizm adı verilen sistemde patron gelip “Bu akşam 3 saat fazla mesaiye kalacaksın, bu bir emirdir” derdi. İşçi buna öfkelenebilir, sendikalaşır veya direnirdi. Modern kapitalizm ise emretmiyor; esnetiyor ve ismini sevimli yapıyor.

Büyü nasıl gerçekleşiyor?

Etkinliğin adını “Cuma Mesaisi” koysalar çalışanlar muhtemelen kalmak istemezdi. Ama adı “Happy” ile başlayınca, işin içine bedava bira, çerez ve müzik girince beyin bunu bir “görev” olarak değil, bir “ayrıcalık ve sosyalleşme” olarak kodluyor.

Paylaşımcımız gibi çalışanlar cuma akşamı saat 9’da hâlâ o plazada dururken, patronun baskısıyla değil, kendi rızasıyla ve “eğleniyormuş” hissiyle orada tutuluyor. İşte sistemin insanı en çok aptal yerine koyduğu, ama insanın bunu en geç fark ettiği yer burası.

Akran baskısı ve “oyunun parçası olma” arzusu

Bu motivasyon türünün en sinsi yanı, itiraz etmeyi imkansız kılması olarak göze çarpıyor.

Cuma akşamı saat 7’de “ben gidiyorum” derseniz, müdürünüz size “Neden fazla mesaiye kalmıyorsun?” diye kızmaz. Ama o içeride bira içip gülen, güya eğlenirken bir yandan da iş konuşmaya devam eden “Happy” kalabalık size öyle bir bakar ki… Kendinizi dışlanmış, “ekip ruhuna uymayan”, “cool olmayan” biri gibi hissedebilirsiniz. Sistem sizi patronun kırbacıyla değil, iş arkadaşının bakışıyla terbiye eder.

Duygusal borçlandırma

Şirketler bazen çalışanlara o kadar çok “ücretsiz” imkan sunar ki; partiler, atıştırmalıklar, konfor alanları, bir süre sonra bilinçaltında kuruma karşı tuhaf bir minnet duygusu ve duygusal borç oluşur. Akşam saat 8’de önünüze acil bir iş düştüğünde, “Şirket de bize o kadar bakıyor, cuma akşamı biramı da veriyor, şimdi ayıp olmasın kalayım bari” dersiniz. Buyurun size sömürünün liyakatli ve kibar hali…

Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli …💬✨

Yorum gönder

GÖZDEN KAÇMASIN