Işınla beni Scotty: Ama uzay boşluğuna değil!
Büyük şehirden doğduğu memlekete zorunlu bir ışınlanma hikâyesi. Sosyal yalnızlık, ekonomik kriz, tersine göç ve yarattığı yabancılaşma üzerine samimi bir iç döküş...
Size bir zaman makinesine binip geçmişe gitmeyi teklif etseler kabul eder miydiniz? Veya ışınlanmayı?
Hayatın bazen tekdüze, bazen de nefes nefese bırakan yorucu temposu içinde ne kadar çok duyarız bu isteği. O sıkışmışlık hissinden kurtulmak için “Işınla beni Scotty!” demek ne kadar kolay ve caziptir.
İşte şu anda, çocukluğumdan beri her darda kaldığımda içimden geçirdiğim bu dilek, bir şaka gibi gerçek oldu sanki.
Eskiler, “Bir şeyi 40 kere söylersen olur,” derler ya. Ben herhalde 40 bin kere söylemişim. Çünkü evren sesimi duydu.
Ancak Scotty beni bir galaksiden diğerine değil, beklenmedik, zorunlu ve hüzünlü bir “tersine göç” hikâyesinin ortasına bıraktı.
35 yıllık köklerden zorunlu bir kopuş
4-5 yıl öncesine kadar, büyük şehirlerin gürültüsünden, kirasından ve hızından kaçıp uzaklara sığınanların hikâyelerini duyardım.
O zamanlar bu anlatılar bana uzak birer hüzün masalı gibi gelirdi. Meğer bu tehdit ne kadar yakınımdaymış… Meğer kapımın önünde nasıl da sessizce bekliyormuş…
Dile kolay, 35 yılımı verdiğim, her sokağını avucumun içi gibi bildiğim o devasa şehirde tam 20 yılımı aynı evde kiracı olarak geçirdim.
Önce parça başı çalıştığım işler azaldı. Sonra verilen ücretler enflasyonun altında ezilip küçüldü. Sonrası ise malum; tam bir ekonomik darboğaz ve koca bir metropolün çarkları arasında tutunamama süreci.
Çok fazla düşünme şansım olmadı. Seçeneklerim tükenmişti. Anne ve babamı kaybettiğimden bu yana, yani son 10 yıldır kapısını bile açmadığım Anadolu şehrindeki ana-babamın evine dönmeye karar verdim.
Sorun şu ki; Scotty beni ışınladı ama hedefi ıskaladı sanki. Beni uzayda soğuk bir boşluğa bıraktı ve burada tamamen unutuldum.
Doğduğun yer artık eski memleketin değilse…
Doğduğum yeri 30 yıl önceki haliyle bulmayacağımı biliyordum elbet. Kentlerin de insanlar gibi yaşlandığını, değiştiğini kabul etmiştim.
Ama aradan geçen o son 10 yılda bu şehrin bu kadar tanınmaz, bu kadar “ruhsuz” hale gelmesine inanamadım. Ne önünde oyunlar oynadığımız o okulun adı kalmış, ne çocukluk neşesiyle geçtiğim sokaklar. Ne de esnafıyla selâmlaştığımız o dükkânlar…
Her yer birbirine benzeyen soğuk beton yığınlarına dönüşmüş. Elinde navigasyon olmasa, durduğun yerin kendi vatanın olduğunu bilemeyeceksin. O derece yabancı.
Daha da korkunç olanı insanlardaki o derin kopuş. Ne kalan akrabalarımla, ne de çocukluk arkadaşlarımla iki cümlelik bir sohbetten sonra edecek kelime bulabildik.
Herkes; ben de dahil, sadece yaş almamış. Adeta ruhsal bir enkazın altında kalmışız. Herkesin kafası başka bir dünyaya taşınmış gibi; gözler bakıyor ama görmüyor.
Yalnızlığa alışkın biriyimdir. Ama eski hayatımdan bu kadar sert bir biçimde koparılmak, gündelik alışkanlıklarımın bir sabah aniden yok olması çok yabancılaştırıcı.
Dijital sessizlik: Mesafe mi, popülarite kaybı mı?
Ancak asıl yıkıcı olan, terk ettiğim hayatımdan geri kalan bağların da aynı hızla kopması oldu.
Buraya geldiğimden beri, İstanbul’dayken her gün dertleştiğim, hayatımı paylaştığım insanlar sanki ben ölmeden mezara girmişim gibi aramaz sormaz oldu.
Aramızdaki mesafe zaten binlerce kilometreydi ama sosyal medya üzerinden kurduğumuz o “dijital samimiyet” bile sessizliğe gömüldü.
Paylaşımlarıma gelen desteklerdeki o gözle görülür düşüş bana şunu düşündürdü: Acaba değişen sadece benim ruh halim mi? Yoksa “tutunamayışımın” yarattığı bir popülarite kaybı mı yaşıyorum?
Tamam, sosyal medya, sadece parlayan ve kazanan hayatlar seviyor. Bunun en azından kendim için geçerli olmadığını sanıyordum.
Sığınacak bir ev, ıssız bir ruh
Her sabah anlamsız, amaçsız bir güne uyanıyorum. Elimde kalan son birkaç işi de yapmasam, kim olduğumu, ne işe yaradığımı da unutacağım.
Beni ayakta tutan tek şey, elimdekilere şükretmek. Ama elimdeki; şu an ne yapacağımı, bu enerjiyi nereye yönlendireceğimi bilmediğim, gri bir yaşantı.
Sosyal hayata dair bir umut, duygusal bir heyecan ihtimali bu ıssızlıkta imkânsız görünüyor. Sadece kitaplar, filmler ve tavanla yapılan sessiz konuşmalar…
“Işınla beni Scotty” derken, aslında bir kurtuluş hayal etmiştim, bir sürgün değil. “Savaştan kaçmadım ya, başımı sokacak bir evim var,” diye kendimi avutuyorum ama dürüst olmam gerekirse, iyi değilim. Sormadan edemiyorum: Bu kadarı biraz fazla abartı olmadı mı be Scotty? Hedefe bu kadar mı uzaktık?
Sosyolojik bir parantez:
Son yıllarda hızını artıran ekonomik sıkışmanın, bireyleri metropolün sunduğu imkânların yüklediği mali yükü karşılayamaz hale getirdiğine tanık oluyoruz. Sanayi Devrimi’nden sonra köydeki imkanların azalmasıyla başlayan kentlere göç, bugün yerini farklı bir kırılmaya bırakıyor. Küreselleşmenin hızlanmasıyla birlikte, yıllarca çalışıp hayat kurduğumuz büyük kentlerden kopmak zorunda kalabiliyoruz.
Daha ucuz barınma ve yaşama mecburiyeti önümüze henüz devasa istatistikler koyamıyor olsa da; son zamanlarda sıkça şahit olduğumuz bu ‘memlekete dönüş’ hareketlerini ‘sürdürülemez kent yaşamı’ çerçevesinde yorumlamak gayet mümkün. İnsanların seneler önce okumak, çalışmak ve yuva kurmak için geldiği metropollerden bu zorunlu kopuşu, bize o acı soruyu yeniden sorduruyor: “Yaşamak mı, yoksa sadece hayatta kalmak mı?”
Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli... 💬✨
Yorum gönder