İstifa etmek değil, gerçeği duymak değiştirdi!
Bir zamanlar topuk sesleriyle başlayan günlerim vardı. Şimdi kuş sesleriyle uyanıyorum. Aradaki fark kariyer değil, hayatta kalmakmış...
O zamanlar her şey parlıyordu
Üç yıl öncesine kadar hayatım dışarıdan bakıldığında gayet kusursuz görünüyordu. Büyük bir şirkette finans bölümünde iyi bir pozisyonum vardı. Sabahları stilettolarımı giyip ceketimi düzeltir, kahvemi alır ve “önemli bir insan” edasıyla plazaya girerdim.
Toplantılar, sunumlar, yoğunluk, koşturmaca… Hepsi normaldi. Hatta biraz gurur vericiydi. Ta ki şirket küçülmeye karar verene kadar. Şirket küçüldü ama içimdeki baskı büyüdü.
Excel tablolarında isimlerin silinmesine tanıklık etmek, sevdiğim çalışma arkadaşlarımın haksızlığa uğradığını görmek ve hiçbir şey yapamamak beni yavaş yavaş tüketti. Maaşım yerindeydi ama huzurum istifa etmişti.
Bedenim bunu benden önce fark etmiş.
Bedenimin bana attığı ilk ihtar
Başta anlamadım. Sürekli yorgundum. Ağrılar başladı. Nefesim daralıyordu. Doktor doktor gezdim. Sonunda teşhis kondu: Fiziksel değil, psikolojik.
Doktor çok net konuştu: “Hayatından stresi çıkarmazsan, bedenin seni zorla durdurur.” Ben de ilk kez gerçekten durmaya karar verdim. Ücretsiz izin aldım.
Ve yıllardır ertelediğim bir şeyi yaptım: Karadeniz turu satın aldım.
Nefes almanın nasıl bir şey olduğunu hatırladım
İki hafta içinde değişmeye başladım. Denizin kokusu, ormanın sesi, ciğerlerimi yakan o temiz hava… Sanki bedenim bana küsmüş de şimdi barışıyorduk.
Daha az uyuyup daha dinç uyanıyordum. Saçlarım bile daha parlaktı. Aynaya bakınca ilk kez yorgun bir çalışan değil, yaşayan bir insan görüyordum.
Sonra bir yaylada küçük bir ev kiralama fırsatı çıktı. Hiç düşünmeden kabul ettim.
İki ay boyunca zaman kavramını unuttum. Rahat kıyafetler, uzun yürüyüşler, sade yemekler… Hayat ilk kez acele etmiyordu.
Üç yakın arkadaşım sürekli aradı, yazdı, hatta beni ziyaret bile ettiler. “İyi ki varlar” diye düşünüyordum.
O zamanlar öyle sanıyordum.
İstanbul’a dönünce kendime yabancılaştım
İzin bitince İstanbul’a döndüm. Dolabımı açtım. İçindeki kıyafetler bana ait değildi sanki. O pahalı topuklular… ağır takılar… saatler süren kuaför randevuları…
Bunları gerçekten ben mi yaşamıştım?
Arkadaşlarım “hoş geldin” yemeği düzenledi. Güzel giyindim, gittim. Masada herkes aynı şeyleri konuşuyordu: sektör dedikoduları, rekabetler, ofis hikâyeleri…
Ben gülümsüyordum ama içimde küçük bir anksiyete nöbeti büyüyordu. Kimse fark etmedi.
Ertesi gün sosyal medyada fotoğrafları gördüm. Yüzlerce beğeni. Kahkahalar. Mutlu bir kadın.
Fotoğraftaki bendim. Ama o akşam mutlu değildim. İşte o an anladım: Dışarıdan görünenle içimde olan tamamen farklıydı.
İstifa anı: Bedenim son sözü söyledi
İşe döndüğüm ilk gün her şeyi eskisi gibi yaptım. Giyindim, hazırlandım, masama oturdum. Dosyayı açacaktım ki o ağrı geri geldi. Sırtımdan ensime, oradan beynime yükseldi.
Bedenim açıkça konuşuyordu: “Biz buraya ait değiliz.” Ayağa kalktım. İnsan kaynaklarına gittim. İstifamı verdim.
Abartmıyorum, o an omuzlarımdan bir plaza kalktı.
Yolda bir spor mağazasında durdum. Eşofman, spor ayakkabı, mont aldım. Üzerimi değiştirdim. Eski kıyafetleri orada bıraktım.
Hayatımda ilk kez rolümü değil, kendimi giydim.
Daha az para, daha çok nefes
Karadeniz’deki yayla evine geri döndüm. Haftada birkaç gün freelance finans danışmanlığı yapmaya başladım. Artık zengin değildim ama özgürdüm.
İstediğim yerde yaşıyor, istediğim kurslara yazılıyor, sıkılırsam bırakıyordum. Saç dip boyası takvimim yoktu. Alarmım yoktu. Acelem yoktu. Ve en önemlisi… Ağrılarım yoktu.
Asıl Kırılma: Dost sandıklarım
Hayatımı değiştirme kararımı herkes benim kadar sevinçle karşılamadı.
En yakın üç arkadaşım bunun geçici bir heves olduğunu söyledi. Kariyerimi harcadığımı düşündüler.
Zamanla aramız açıldı ama bunun doğal olduğunu sandım.
Bir gün sürpriz yapmak için haber vermeden brunch davetine gittim. Bahçeye girerken konuşmalarını duydum. Benim hakkımda konuşuyorlardı.
“İyice kafayı yemiş galiba…”
“Çok bakımsız olmuş…”
“Yakında şalvar giyip eşekle gezerse şaşırmam.”
Kahkahalar yükseldi. Dünya o anda sessizleşti.
İçeri girdim, kurabiye kutusunu masaya bıraktım ve sadece şunu söyledim: “Evet, sizinle burada oturmaktansa eşekle dolaşmak daha iyi fikir olabilir.” Sonra çıktım.
Özgürlük güzel ama kalpte bir sızı var
Aradan üç yıl geçti. Yeni hayatımda mutluyum. Sağlıklıyım. Huzurluyum.
Verdiğim hiçbir karardan pişman değilim. Ama bazen gece sessizleştiğinde şunu hissediyorum: İnsan işini bırakınca değil, güvenini kaybedince yoruluyor.
Bedenim iyileşti. Peki kalbimdeki o terk edilmişlik hissi ne zaman geçecek? Bilmiyorum.
Belki de bazı yaralar kapanmak için değil, kim olduğumuzu hatırlatmak için var.
Küçük bir sosyoloji notu:
Bu durum sosyolojide bazen “benliğin sunumu” olarak karşımıza çıkar. Toplum bizden belli roller giyinmemizi bekler. Plaza kadını, başarılı yönetici, bakımlı arkadaş…
Bu rollerin dışına çıktığımızda, sadece kıyafetlerimizi değil, o grubun bize biçtiği kimliği de reddetmiş olabiliriz.
Dost sanılanların ağır eleştirileri, aslında bizim değişmemizden kaynaklanmıyor olabilir. Çevremizdekilerin bizim üzerimizden kendi kurdukları düzenin sorgulanmasına duydukları korkudan kaynaklanması da mümkün.
Bedenimiz yabancılaştığı yerden kaçar, ama ruhun ait olduğu yeri bulması bazen bir “dışlanma” bedeli ödetebilir.
Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli.💬✨
Yorum gönder