Gözüyle gördüğünü inkâr edenlerin dünyası
Kendi gözümüzle gördüğümüz gerçeği, sırf dışlanmamak için neden ve nasıl inkâr ederiz? İş yaşamından gündelik hayata, çarpıcı örneklerle grup baskısı ve sosyolojisi…
Aklın hükmünün kalmadığı bir dünyada yaşadığımızı biliyorum. Ben de buna çok sıkılanlar arasındayım.
Birkaç “adamın” ağzından çıkan kelimelere adeta teslim olmuş gibiyiz. Başımıza gelecekleri bekleyip, düşündüğümüz kadar kötü olmayabileceğini umarak hayatta kalıyoruz çoğumuz.
En azından benim yaşadığım çevre için bu geçerli.
Etrafımda kime baksam, sosyal medyaya göz atsam herkes gerçeği kendisinin bildiğini iddia ediyor. Herkes biliyor ama bunu inkâr eden başka birileri var ve başımıza ne geliyorsa onlar yüzünden geliyor. İnanış bu yönde.
Bir anlamda doğru ama ne kadar doğru? İnsan neden gözüyle gördüğü gerçeği görmezden gelir? Neden kendi bildiğine değil de başkalarının anlattıklarına inanır? Herkes kralın çıplak olduğunu söylüyorsa, giyinik olduğunu iddia edenler kimler? Ve neden? Grup baskısı mı teslim olduğumuz şey?
Kafamda cevabını bulamadığım deli sorular…
Ofis kulisleri ve sönen balonlar
Mesela işyerimizde koşulların değişmesiyle yaşadığımız bazı sorunlarımız vardı. Büyük bir grup olarak o kadar haklıydık ve yaşanan süreç o kadar açık bir biçimde haksızlıklar barındırıyordu ki patronun bunu inkâr etmesi imkansızdı.
Gücümüzün farkındaydık. Biz de tavizler verecektik belki ama bazı iyileştirmelerin yapılması şarttı.
Sadece maddi konular değildi; patronun kendi işini koruması için de gerekliydi bu. İsyan başlatacak değildik, makul ve kabul edilebilir taleplerimiz vardı sadece.
İşyeri kulislerimiz dışarıda arkadaş buluşmalarına dönüşmüştü. Sohbetlerimizin neticesi netti: Haklıydık ve bizi durduracak hiçbir sebep yoktu. İki kere iki dörttü çünkü.
Fakat ne olduysa içimizde en çok sesi çıkan, eleştirinin dibine vuran iki kişinin izne ayrılmasıyla oldu. Ya kardeşim, bu iki kişi bir haftalık bir tatilin ardından sanki beyinlerine elektroşok verilmiş de geçmişi unutmuş gibi döndüler!
Sanki o talepleri dile getirenler onlar değildi. Suspus olmuş, esrarengiz bir biçimde gruptan iletişimi tamamen kesmişlerdi.
Durum o kadar acayipti ki herkes patronla el altından bir anlaşma yaptıklarını düşündüğü için ne olduğunu gidip soramıyordu bile.
Günler böyle geçerken teker teker herkes havası giden balona dönmüştü. Taleplerimiz hâlâ gün gibi ortada duruyordu ama yavaş yavaş herkes belki de “o kadar da haklı olmayabileceğimizi” dillendirmeye başlamıştı.
Çünkü o önde yürüyen iki kişi böyle davranıyordu ve insanlar kendi gözlerine değil, onların bu yeni tavrına inanmayı seçiyordu.
Sürüye katılmayan “çıban başları”
İşin özü; herkes iki kere ikinin belki de dört etmeyebileceğine ikna oldu. Bütün birlik ruhu ve çalışma motivasyonu bir anda yok oldu.
Uçurumdan atlayan koyun benzetmesi bir anda hayatımın en sert gerçeği haline gelmişti. Gerçekleri görmeye devam eden ben ise ne olmuştum bilin bakalım: “Çıban başı.”
Hadi çıkarı için saf değiştiren o iki kişiyi anladım diyelim. Peki onca insan, hiçbir istediği yerine getirilmediği halde nasıl yanlış yaptıklarına ve haksız olduklarına inanmayı seçmişti?
Aklımı oynattıran ve cevabını hâlâ bulamadığım soru bu oldu. Bir “çıban başı” olarak o ortamda fazla dayanamadım; çok geçmeden başka bir iş bulup ayrıldım.
Kanıtlar karşısında bir savunma: “Dersine iyi çalışmışsın. Ama…”
Bu olaydan sonra algıda seçiciliktir herhalde, bazı konular daha çok dikkatimi çekmeye başladı. Geçende patlak veren bir siyasi gelişmeyle ilgili bir arkadaşım baktım isyan bayrağını açmış, bana anlatıp anlatıp sinirleniyor.
Kendisine, yaşanan olaydan bağımsız olarak savunduğu o figürün hiç de onun düşündüğü gibi “örnek” biri olmadığını söyleyince bir anda okları bana çevirdi. Bana da sinirlendi.
Bu figürün, arkadaşımın uğruna emek verdiği inançlara taban tabana zıt işler yaptığını söylediğimde sertçe, “İspat et!” dedi.
İddialarımın bütün somut kanıtlarını, belgelerini önüne koydum. Gösterdiğimde yüzüme bakıp söylediği tek şey ne oldu biliyor musunuz? “Dersine iyi çalışmışsın.”
Peki gözüyle gördüğü bu apaçık gerçeklere inanmayı mı tercih etti? Koca bir hayır! Sosyal medyanın gazıyla, inandığı gerçeklere tamamen aykırı işler yapan o kişiyi körü körüne savunmaya devam etti.
Bütün krallar çıplak
Şimdilerde düşünüyorum da anlam veremiyorum bir türlü. Politikayı takip ederim ama kendimi ait hissettiğim bir parti yok benim.
Ama insanlara bakıyorum da herkes birilerinin söylediğinin peşinde, yalan yanlış demeden koşturuyor.
İspat edilemeyen iddialar bir yana, gözleriyle görüp emin oldukları şeylere bile niye ikna olmuyor insanlar? Bu durum beni çıldırtacak.
Gerçekten kral değil, belki de bütün krallar çıplak! Ama herkes neden kendi kralının giyinik olduğuna inanmak için bu kadar yırtınıyor? İnanıyor da bu işler nasıl böyle yürüyor?
Neden doğruyu gösterene değil de gerçeği çarpıtana inanılıyor?
Bilenler bilmeyenlere anlatsın. Tabii eğer bize “İki kere iki beş edebilir, çünkü duruma göre değişebilir” demeyecekseniz…
Sosyoloji & Psikoloji Notu: Gözümüzün gördüğünü kitleye kurban etmek
Paylaşımcımızın işyerinde ve arkadaş ortamında hissettiği bu “akıl tutulması”, sosyal psikoloji literatüründe iki klasik deneyle kusursuz bir şekilde açıklanır. İnsan beyni, yalnız kalmaktansa toplum-topluluk içinde “yanılmayı” tercih edebilen evrimsel bir mekanizmaya sahiptir.
Muzafer Şerif ve Otokinetik Etki Deneyi-Grup Normu Oluşumu:
Şerif, tamamen karanlık bir odada sabit duran bir ışık sızıntısını insanlara izletmiştir. Işık, gözün doğal hareketinden dolayı aslında hareket ediyormuş gibi görünür. İnsanlar tek başınayken ışığın hareket miktarına dair farklı tahminlerde bulunurken, grup içine alındıklarında birbirlerinin fikirlerinden etkilenerek ortak bir “grup normu” yani ortak bir yalan/doğru üretmiştir. İşyerindeki o iki kişinin dönmesiyle grubun bir anda kendi haklılığından şüphe edip “ortak bir sessizlik normuna” biat etmesi tam olarak budur. Ortam belirsizleştiğinde, kitle kendi gözüne değil, grubun yeni yönüne inanır.
Solomon Asch ve Çizgi Uyum Deneyi-Grup Baskısı:Asch’in deneyi ise durumu daha da vahim bir boyuta taşır. Deneklere çok açık bir şekilde farklı uzunluktaki çizgiler gösterilir ve hangi çizginin hangisine eşit olduğu sorulur. Odadaki diğer herkes; deneyin işbirlikçileri göz göre göre yanlış çizgiyi söylediğinde, asıl deneklerin %37’si kendi gözünün gördüğü apaçık gerçeği inkâr ederek grubun söylediği o yanlış cevaba katılmıştır. Paylaşımcınızın arkadaşının elindeki tüm kanıtlara rağmen inandığı figürü savunması ve iş arkadaşlarının “iki kere iki dörttür” gerçeğinden vazgeçmesi Asch’in turnusol kağıdı gibidir. İnsanlar dışlanmaktan, “çıban başı” ilan edilmekten o kadar korkarlar ki, konforlu bir yalanı, yalnız bir gerçeğe seve seve feda ederler. George Orwell’ın 1984 romanında dediği gibi: “Parti sizden gözleriniz ve kulaklarınızla gördüklerinizi reddetmenizi istiyordu. Bu onların nihai ve en önemli emriydi.”
Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli …💬✨
Yorum gönder