Fakirleşmemizin sebebi küreselleşme mi, soğuk duş eksikliği mi?

Ekonomik kriz ve dijital ekranlar arasında pasifleşen bir aileyi simgeleyen yapay zekâ üretimi illüstratif görsel.

Tittytainment teorisi nedir? Küreselleşme, ekonomik kriz, dijital eğlence ve %80 teorisi üzerinden günümüz toplumuna bir bakış.

Bugünlerde kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Geleceğe güvenle, umutla bakabiliyor musunuz?

Açıkçası ben her geçen gün ağırlaşan bu ekonomik darboğazda giderek eridiğimizi hissediyorum. Acaba diyorum, en azından kendi yaşadığım çevre içinde en çok ben mi bu kadar kaygılıyım?

Ama değil işte…

Etrafımdaki birçok arkadaşım mesleklerini yapamaz hale geldiği için alakasız işlerde geçim sağlamaya çalışıyor. Onu da bulabilene aşk olsun.

Belli bir yaşa geldiğinizde vasıfsız bir işte çalışmayı kabul etseniz bile sistem sizi kabul etmiyor. İşverenler daha çok ucuz ve rahatlıkla emir verebilecekleri genç kesimleri garantisiz ve geleceksiz bir şekilde çalıştırmayı tercih ediyor.

Dışarıdan “tuzu kuru”, içeride iflas korkusu

İş veya işletme sahibi olanlar ancak günü kurtarma peşinde. Azalan müşteri, artan vergiler… Dışarıdan bakınca gayet “tuzu kuru” görünen insanlar içlerinde her gün iflas bayrağını çekme korkusu yaşıyor.

Beni en çok düşündüren konu ise kontrolsüz hayat pahalılığı. Birkaç yıl içinde 3 liradan en az 60 liraya çıkan soğanın gelecek yıllar içinde ne kadar yükseleceğine dair hiçbir fikrimiz yok.

Görünen kalabalıklar ve gizlenen borçlar

Sosyal medyada sık sık tartışılan bir konu var: “E kardeşim restoranlar, alışveriş merkezleri hınca hınç dolu. Madem sıkıntı var, bunca kalabalık nereden geliyor?”

Peki ben de soruyorum: Önemli olan belli bir kalabalığın olması mı, kalabalıkların niteliği mi? O gün bir restoranda hiç derdi yokmuş gibi yiyip içen bir insan gerçekten parayı hiç düşünmeden rahatlık içinde hissediyor mu?

Düzenli olarak bu faaliyeti gerçekleştirebiliyor mu? O gün ödediklerinin hesabını başka bir giderini kısarak mı yapıyor, yoksa gerçekten hiç dert değil mi?

Tatil beldelerine akan insanlar “çat” diye parayı bastırıp huzur içinde bir tatile mi uçuyor mesela? Yoksa bütün kış artırdığı paralarla bir tatile gitmiş olmak veya öyle görünmek için mi bu çaba? O para cebinden rahatça çıkıyor mu, yoksa eve döndükten sonra birikmiş kart veya kredi borcu olarak sıkıntı sebebi mi oluyor?

Bazen dalga geçme konusu oluyor ama ülkenin en zengin iş insanlarından birinin çıkıp “eskisi gibi rahat para harcayamıyorum” demesi hiç mi bir şey anlatmıyor?

Geçtiğimiz günlerde gayet hali vakti yerinde olduğunu bildiğim bir arkadaşımla sohbet ediyorduk. İnanın kendisini dışarıdan görseniz anlattıklarına zerre inanmazsınız. Dedi ki: “Çocuğum acıbadem kurabiyesini çok sever, haftada bir muhakkak alırdım. 9 liraydı, şimdi 350 lira oldu. Bir parça kurabiye…” dedi. “Peki” dedim, “hâlâ alıyor musun?” “Çocuğuma nasıl alamam diyeyim, ama önceden haftada 1 alıyordum, şimdi ayda 1” yanıtını verdi.

Evine aldığı basit bir filtre kahvenin 500 lira olmasından yakındı. Onu da azaltmış. Orta sınıf marketlere bile gitmiyormuş artık. Yoğurdu, sütü bile bilindik markalardan değil, zincir marketlerin kendi ürünlerinden alıyormuş.

Örnekleri çoğaltabiliriz fakat bence işin özü şu: Ezici bir çoğunluk hiç de dışarıdan göründüğü kadar normal, rahat ve kaygısız bir hayat yaşamıyor. Can alıcı soru ise şu: Bu gidişatın sonu nereye? Bu gerçekten geçici bir ekonomik kriz mi, yoksa bilinçli ve sistemli olarak uygulanan bir tercih mi?

Sandıktan fazlası: Bizi kim, nasıl uyutuyor?

Peki bu sorunun cevabı belki de artık tartışma konusu bile olmayan “küreselleşme” olabilir mi? “Tabii ki öyle” dediğinizi duyar gibi oluyorum ama kaçımız konuya gerçekten bu açıdan bakıyoruz?

Çoğumuz içinde yaşadığımız sorunlardan, gelmesi beklenen sihirli bir “seçim sandığı” ile kurtulacağımızı sanmıyor muyumuz? Peki gerçekten böyle mi?

Küreselleşme, en genel anlamıyla dünya çapında karşılıklı bağlantıların etkisinin genişlemesi, derinleşmesi ve hızlanması olarak tanımlanıyor. Ancak bu süreç, işbirliğine olanak veren bir dünya yaratmaktan ziyade kırılma, çatışma ve parçalanmalara da yol açıyor.

Yaşadığımız krizin ana sebeplerinden biri de tam olarak bu. Çünkü kimi düşünürlere göre, artan ekonomik üretimden kaynaklanan küreselleşme, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu tehdit ediyor.

En çarpıcı tahmin ise; çalışabilir durumdaki nüfusun sadece %20’sinin önümüzdeki süreçte dünya ekonomisini canlı tutmaya yeteceği, geri kalan %80’in ise tamamen işsiz kalacağı yönünde.

Peki dışlanan ve işsiz kalan bu %80 nüfus ne olacak dersiniz?

İşte buna karşı eski ABD Başkanı Jimmy Carter’ın danışmanlarından Zbigniew Brzezinski, “tittytainment” kavramını ortaya atar. Brzezinski, bu %80’lik “atıl” kesimin sisteme başkaldırmasını engellemek için yoğun ve uyutucu bir eğlence sektörü ile temel ihtiyaçların birleşimi olan bir formüle ihtiyaç duyulacağını öne sürer.

“Titty” (meme) ve “entertainment” (eğlence) kelimelerinin birleşiminden oluşan tittytainment; küreselleşen dünyada gelir adaletsizliği nedeniyle artabilecek sosyal huzursuzlukları önlemek amacıyla kitleleri uyuşturmayı ve kontrol altında tutmayı hedefleyen bir teori.

Tıpkı annesini emen bir bebeğin sakinleşip uykuya dalması gibi; sistemde “işe yaramaz” görülen %80’lik kesimin magazin, ucuz medya, dijital oyunlar ve sığ gündemlerle oyalanarak pasifize edilmesini tanımlıyor.

Manevi Süpermarketler ve 777 İllüzyonu

Henüz bu %80’lik kesimin tamamen işsiz kalmadığını düşünebilirsiniz. Fakat sosyal medyada kol gezen binlerce sözüm ona içerik üreticisi, gazeteci kılığındaki YouTuber’lar ve kimi sosyologların deyimiyle kişisel gelişim adı altında o sallamasyon “manevi süpermarket” vitrinleri, bu sistemin zaten tıkır tıkır işlediğini göstermiyor mu?

İşlenen korkunç bir cinayetin faili aranırken yorumcu adı altında onlarca işsiz TikTok odalarında toplanmıyor mu mesela? Mafya hesaplaşmaları, garip para trafikleri milyarlarca izlenme alıp insanlara günü hiç düşünmeden tükettirmiyor mu?

Veya o “manevi süpermarket” vitrinleri… “Hayal edin olsun” diyenler, 3 dakikada mucize vaat edenler…

Yorumlara “777” yazınca dileği gerçek olacak diye uman milyonlar… İşi olmayana kariyer planlaması öneren yaşam koçları, “anı yaşa, fazla düşünme” diye laf salatası satanlar… Başarılı olmak için ne yiyeceğimizden nasıl uyuyacağımıza kadar verilen reçeteler… Hiçbirine bakmıyorsak, sezon sezon yayınlanan ama üç gün sonra adını unuttuğumuz diziler… Say say bitmez.

Geçenlerde bir psikolojik danışmanın yazdığı çok tatlı bir paylaşıma gülmüştüm. Diyordu ki: “Meğer bütün fakirliğimizin sebebi sabahları soğuk duş almamakmış!”

Aslında koca bir yazıyı tek bir cümlede özetleyen bir yorum değil mi sizce de?

Sahi, fakirliğimizin sebebi gerçekte nedir? Küresel bir sistem dayatması mı, yoksa güne soğuk duş almadan başlamamız mı?

Ne dersiniz?…

Yorum gönder

GÖZDEN KAÇMASIN