Mesleklerle beraber kaybolan insanlar: Bir yerinden edilme hikâyesi
Diplomalıların diplomasızların iş alanını işgal etmek zorunda kaldığı yeni bir kriz dönemi. Irmak Öztaş vakası üzerinden liyakat, bir “büfe dramı” ve sisteme eleştirel bakış…
Geçtiğimiz günlerde Best Model seçilmiş Irmak Öztaş’ın işsizlik nedeniyle bir fırında çalışmaya başlaması büyük ses getirdi.
Her konuda olduğu gibi yine ikiye bölündük: Bir yanda genç kadını “mağdur” görenler, diğer yanda “onuruyla çalışıyor, helal olsun” diyerek romantik bir takdir sunanlar.
Yorumlar arasında biri özellikle dikkatimi çekti. Prestijli görülmeyen işlerin neden küçümsendiğini anlamadığını yazmıştı. Kurumsal hayatın o yıpratıcı sahteliğindense fırının arkasında kimsesizce çalışmayı tercih edeceğini söylüyordu.
Bu bakış açısına temelden katılıyorum. Bir işin “vasıfsız” görülüp aşağılanması toplumsal bir kibir göstergesidir. Ancak burada ıskaladığımız, romantize ederken üzerini örttüğümüz çok daha derin bir yara yok mu?
Yozlaşmanın takdiri ve liyakat sorunu
Tartışma öyle bir noktaya geldi ki, insanlar Irmak Hanım’ı “çirkin işlere” girişmediği için takdir etmeye başladı.
Bir kadının onuruyla çalışmasını, “karanlık sektörlere” tenezzül etmemesi üzerinden alkışlamak, toplumsal yozlaşmamızın ne kadar ağır olduğunun kanıtı gibi geldi bana.
İkincisi, vasıfsız işlerde çalışmak mağduriyet değildir. Ama mütercim tercümanlık okumuş, turizm ve moda gibi alanlarda tecrübe edinmiş birinin, hayatta kalmak için liyakatinin tamamen dışında bir işe mecbur kalması yapısal bir sorun değil mi?
Kendi işimi yapamıyor olmaktan şikayet etmem, “iş beğenmemek” değil, çalınan bir geleceğin yasını tutmaktır.
Üstelik temizlik yapmak bile bir liyakat ve emek gerektirir. Bunun “herkesin yapabileceği basit bir kaçış” gibi görülmesi de ayrı bir haksızlık.
İşsizlikten kırılan bir arkadaşımın yaşadıkları, bu sorunun en acımasız yüzünü gösteriyor. Bir büfede servis elemanı olarak işe başladı.
Tanıdık vasıtasıyla girdiği bu mekanda, onun çevresi sayesinde müşteriler artınca mekan sahibi durumdan memnun kaldı. Ama sonuç ne oldu biliyor musunuz?
“Prestijli” bir diploması olmayan diğer genç işçi, arkadaşımın getirdiği “kaliteli kitle” uğruna işten çıkarıldı.
Arkadaşım kahrından öldü. Bir yanda kendi çaresizliği, diğer yanda kendi varlığı yüzünden işsiz kalan o genç…
Eskiden eğitimde fırsat eşitsizliğinden veya diplomalı işsizlerden bahsederdik. Şimdi ise daha kötü bir aşamadayız: Diplomalılar, diplomasızların yaşam alanını işgal ediyor bir nevi.
Uzman çırak olursa, çırak ne iş yapacak?
Yani mütercim tercüman fırına girerse, fırıncı çırağı ne yapacak? Ekonomik yetersizlikten okuyamamış insanlar taş mı yiyecek?
Ben bu konuların yeterince önemsenerek tartışılmadığını düşünüyorum.
Paradan para kazanma dönemi içinde herkesin elindekini büyütme çabası içinde. Bunların nasıl toplumsal bir sorun yumağı haline geleceğinin iyi tartışılmadığına inanıyorum.
Ayrıca teknolojinin gelişmesiyle neredeyse yok olma aşamasına gelmiş bölümler var. Neden yeni dünya düzenine uygun revize edilmiyor? Veya ediliyor mu?
Dünyada bu konuda önlemler alan ülkeler var mı, bilen bilgilendirirse sevinirim.
Sosyoloji Notu: Çatışma Kuramı ve finansallaşmanın bedeli
Bu paylaşımdaki trajik döngü, Çatışma Kuramı’nın kaynak savaşı ve sınıfsal yerinden edilme teorileriyle örtüşür görünüyor:
Sınıf içi çatışma ve ikame:
Paylaşımcının arkadaşının işe girmesiyle diğer gencin kovulması, alt sınıfların kendi içinde birbirini tasfiye etmeye zorlanması. Diplomalı emek, “vasıfsız” görülen alana indiğinde, oradaki geleneksel emeği yerinden eder. Bu, Karl Marx’ın Yedek İşgücü Ordusu kavramının vahşi bir hali. Sistem, diplomalıyı diplomasızın rakibi haline getirerek her iki tarafın da değerini düşürüyor.
Rantiye ekonomisi ve paradan para kazanma:
“Paradan para kazanma” dönemi, üretimin ve liyakatin değil, finansal manipülasyonun kutsandığı bir evre olarak tanımlanıyor. Toplumun büyük bir kısmı elindeki küçük birikimi büyütme derdine düşmüşken, bu “insan sirkülasyonu”nun yarattığı toplumsal patlama riski göz ardı ediliyor görünüyor. Bu, toplumun organik bağlarının koptuğu, sosyolog Emile Durkheim’ın anomi kavramı durumuna davetiye çıkarmak olarak görülebilir mi, tartışılmaya değer bir konu.
Teknolojik işsizlik ve eğitim krizi:
Dünyada gelişen teknolojiye göre bölümler revize edilirken -örneğin dijital çeviri teknolojileriyle entegre tercümanlık- bizdeki durgunluk insanları “mesleksiz” mi bırakıyor? Bu konular toplumbilimcilerin üzerinde düşünmesi gereken konular.
Sonuç olarak; liyakatli insanların vasıfsız işlere sığınmasını alkışlamak, aslında sistemin çöküşünü romantize etmek anlamına da gelebilir.
Sizce bu sarmalda “iş bulduğu için suçluluk duyan” mı, yoksa “yerini diplomalıya bırakan” mı daha büyük bir krizin içinde?
Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli... 💬✨
Yorum gönder