Uçan otomobiller beklerken “donmuş balıklara” dönüşmek: Anomi ve İnsan Ne İle Yaşar?
Bir dönemin çocuklarının geleceğe dair en büyük hayali uçan otomobillerdi. 80’li yılların bilimkurgu filmlerine, çizgi dizilerine göre 2000’li yıllarda hepimizin çoktan uçan birer otomobili olmalıydı.
Bir komutla işe, hatta okula bile uçarak gidebilmeliydik. Hatta bırakın sahibi olmayı, ikinci el uçan otomobil piyasasının bile çoktan oluşmuş olması lazımdı. Yazıkmış bize… Ne büyük hayal kırıklığı!
Ama esas hayal kırıklığı otomobillerin hâlâ uçamaması değil; hepimizin adaletli bir dünyada birer uçan otomobil sahibi olabileceğimiz kurgusunun ne kadar abes olduğunu anlamak.
Şimdi uyandığımız 2000’li yıllara baksanıza; her bir gün adeta bir Black Mirror bölümü…
Distopyanın içinde bir yaşam
Adaletsizlik, pahalılık ve sömürü öyle boyutlara vardı ki hastalandığımızda taksiye binmek bile korkutucu bir felaket senaryosuna dönüştü. Bu sömürü halinin pek de o kadar fantastik olmayan bir modelini gerçekten de Black Mirror’ın 7. sezonundaki “Sıradan İnsanlar” bölümünde hayal etmek mümkün:
(Ani ortaya çıkan bir hastalıkla karşılaşan bir öğretmen, yaşamını sürdürebilmesi için onu çok seven kocası tarafından son teknoloji ürünü bir sisteme kaydedilir. Ödemeleri gereken bedel ise tam da bugün yaşadığımız şartların bir simülasyonu gibi.. İzlemeyenler mutlaka izlemeli.)
Yediğimiz ekmekle bile sadece kendini beslemeyi amaçlayan devasa bir sistemin çarkları arasında, öngörülemez bir belirsizlik yaşıyoruz.
Bize adalet vaat ederek göreve gelen politikacılar tarafından açıkça dolandırıldığımız bir ortamdayız…
Oy verdiğimiz kişiler —hangi parti olduğu hiç fark etmez— tam da karşısında durduğumuz yapılara büyük bir arsızlıkla transfer oluyorlar. Yapıştıkları koltuklar uğruna parti parti dolaşıyor, yetmezmiş gibi sinir uçlarımızla oynayacak bir yüzsüzlükle bizleri azarlıyorlar.
İzlediğimiz haber bültenleri ne bir komediye, ne de fantastik bilimkurgu filmlerine konu olamayacak kadar absürt.
Güvenip destekte bulunduğumuz dernekten, markette parası çıkışmadı sanıp yardım ettiğimiz kişiye kadar hayatın her alanında soyup soğana çevriliyoruz. Sabah çıktığımız evimizden yolda yürürken bir anda bir kör kurşunla veya saçma sapan bir ihmalle öbür dünyaya gidebiliyoruz.
Yapay zekâyla her tür teknolojiyi avuçlarımızın arasına almışız ama onca zorlukla maddi külfetini ödediğimiz hayatımız, yola fırlayan bir elektrik kablosu yüzünden son bulabiliyor. İşin kötüsü; bu kadar abukluğun göze alınmasını gerektiren bu “yeni düzen“ nedir, onu bile bilmiyoruz.
Suçun övüldüğü, iyiliğin cezalandırıldığı bu gidişatta anlam aramaya, belirsizlik içinde suyun yüzeyinde kalmaya çalışıyoruz.
Kuralsızlaşan toplum ve “anomi”
Belki bizim için bu durum yaşadığımız dönemin en yozlaşmış hali. Ama biliyoruz ki uygarlık tarihi benzer çarpıklıklarla dolu.
Sosyolojide ise anomi, toplumsal normların ve düzenleyici kuralların bireylerin davranışlarını yönlendirme gücünü yitirdiği bir norm boşluğu ya da kuralsızlık haliyle ilişkilendirilir.
Sosyolog Émile Durkheim, “anomi” adını verdiği bu durumu kuralların işlevini yitirmesi olarak görür.
Durkheim’a göre toplumdaki geleneksel değerlerin hızlı değişim yüzünden zayıflaması, bireyin hangi kurala uyacağını bilemediği o kuralsızlık ortamını doğurur. Eski değerler ölür, yenileri henüz yerleşemez. Ortak inanç, aidiyet ve etik ölçütler bireysel çıkar uğruna harcanır. Kolektif bilinç zayıflar, bireysel egoizm ön plana çıkar.
Anomik bir ortamda birey, davranışlarını yönlendirecek ortak ölçütlerin zayıflaması nedeniyle belirsizlik ve yön kaybı yaşayabilir. Bu durum, toplumsal bağların ve aidiyet duygusunun zayıflamasıyla birlikte düşünülebilir.
Kuralları kalmayan topluma ayak uyduramayan birey, kendini dışlanmış hisseder. Amacı kalmayan, yönünü kaybeden insan, iç dünyasına dönerek kendini izole ederek derin bir yalnızlığa düşebilir.
Peki ya bu politik ve sosyal ortam bu kaosu bilinçli olarak üretiyorsa? Umutsuzluğumuz, çaresizliğimiz, dayanışma ruhundan uzaklaşmamız bir sorun değil de kitleleri yönetmek için uygulanan bir yöntemse? O zaman ne yapacağız?
Evlerimizde oturup yatırımla beslemediğimiz iyiliğin bir gün gelip dünyayı sarmasını mı bekleyeceğiz?
“Ben evimde kedimle köpeğimle takılırım” avuntusu
İzole olmuş hayatlarımız şimdilik çoğumuza bir can simidi gibi geliyor, kuşkusuz. “Yok hayır, ben evimde kedimle köpeğimle takılırım, bu da bana yeter” diyebiliriz. Ben de diyorum çoğu zaman…Fakat psikoloji ve sosyolojinin uzun zamandır ortaya koyduğu temel gerçeklerden biri de şu: İnsan sosyal bir varlıktır.
Evime kapandığım anlarda bazen aklıma, tehlikeli bir virüs nedeniyle New York’ta tek başına köpeğiyle kalan bir bilim insanının mücadelesini anlatan I Am Legend (Ben Efsaneyim) filmi geliyor. Evet, yalnız kalabilmek, kendi kendine yaşamayı sevmek bir maharet. Üstelik de çok keyifli. Ama bir sığınak olsa da insanı içten içe kemiren bir duruma dönüşmesi de mümkün.
İşte tam da bu yüzden, kendimizi korumak için başvurmak zorunda kaldığımız o kitlesel duyarsızlaşma hali beni korkutuyor.
Aile hekimliğinin önündeki “dondurulmuş balıklar”
Geçen gün mahallemizin Aile Hekimliği önünde sıra bekliyordum. Dışarıda tek başımaydım. Sabah erken saatlerdi, sokak bomboştu. Derken köşe başından yaşlı bir teyze belirdi. Yüzüne dikkatlice bakınca bir terslik olduğunu hissettim.
“Yardıma ihtiyacınız var mı?” diye sordum. Elindeki eczane poşetini gösterip “Şeker ilacımı acilen içmem lazım ama su alamadım” dedi.
Teyzeyi banka oturtup aceleyle içeri girdim. “Yanında suyu olan var mı, dışarıdaki teyzenin acil ilacını içmesi gerekiyor!” dedim telaşla. En az 10 kişinin bulunduğu küçük salondan herkes dondurulmuş balık gibi yüzüme baktı. Bir-iki kişi isteksizce “yok” dedi.
Dışarı fırladım, marketten bir su alıp teyzeye getirdim. O ilacını içerken, içeriden tek bir kişinin bile merak edip dışarı çıkmadığını, kadıncağızla ilgilenmediğini acı bir şekilde fark ettim.
Teyze kendine geldikçe bana dualar ediyor, sarılıyordu. Bu küçücük insani görev karşında kendini o kadar minnettar hissetmişti ki… Sonra biraz daha kendine geldi; meğer ne hoş sohbet, ne şakacı bir kadınmış! Ellerimi tutup 80 yaşına kadar hâlâ nasıl ayakta kaldığının sırlarını anlattı bana.
Derken doktor muayenesi biten o donmuş bakışlı mahalleli yavaş yavaş dışarı çıkmaya başladı. Giderken yine gündelik hayattaki şikayetlerinden bahsediyorlardı.
Birazdan evlerinde TV karşısına geçip haberleri izlerken memleketin nasıl mahvolduğuna sövecek, kendilerince “günlük vatandaşlık duyarlılıklarını” tamamlayacaklardı. Dışarıda fenalaşmış bir komşusuna bir yudum su bulmak için kılını kıpırdatmayan ama televizyon karşısında “dik duran” vatandaşlar…
Bense işimi bitirdikten sonra kuş gibi hafiflemiş hissettim kendimi. Teyzenin duası beni cennete götürür müydü bilmiyorum ama duyarlılığın, dikkatin, talep edilmeden gösterilen bir ilginin ne kadar şifalı bir duygu olduğunu iliklerime kadar hissettim.
Ufacık dokunuşlarla hayatı anlamlı kılma çabamızın hiç de boşa olmadığını bir kez daha hatırladım.
“İnsan Ne İle Yaşar?“
Dedim kendi kendime: “Yahu sahiden, insan ne ile yaşar?”
Tolstoy Baba dile geldi birden zihnimde: “Ne ile olacak; sevgiyle, iyilikle, merhametle…”
Yürüdüm güneşe doğru… Dolandırıcı politikacılara, kurmak istedikleri adaletsiz düzene, donuk balık bakışlı duyarsızlaşmış insanlara rağmen!
Editörün önerisi:
Siz de pek çok insan gibi kötülükten yorgun düşüp izole olmuş ve çaresiz hissediyorsanız; aşağıdaki sesli kitap bağlantısına tıklayarak Tolstoy’un “iyiliğin, şefkatin ve merhametin” şifasını hatırlatan satırlarına kulak verebilirsiniz.
Bildirimlerinizi kapatın ve kendinize kısa bir mola verin. İnanın, çok iyi gelecek… 🎧
Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli… 💬✨
Yorum gönder