Kovuldum, terk edildim ve bir sokak köpeğiyle hayata tutundum
İşten çıkarıldıktan ve özel hayatımda yaşadığım hayal kırıklıklarından sonra insanlardan uzaklaştım. “Salgınsız bir karantina” hayatını seçtim. Bunun bir kaçış mı yoksa bilinçli bir yalnızlık tercihi mi olduğunu sorguluyorum.
Şok, öfke, utanç…
Yedi yıl boyunca emek verdiğim iş yerinden bir sabah sürpriz bir şekilde çıkarıldığımda, sadece işimi değil, kendimle ilgili kurduğum birçok cümleyi de kaybettim.
Daha birkaç hafta önce kız arkadaşım tarafından terk edilmiş olmanın ağırlığını taşırken, bu karar adeta son darbeydi.
Bir anda boşluğa düştüm. Şok, öfke, utanç, hayal kırıklığı… Hepsi üst üste geldi. Eve kapandım. Telefonları susturdum. Perdeleri çektim.
Hep görmezden gelmişim
Kovulana kadar her şeyin yolunda gittiğine kendimi o kadar iyi inandırmışım ki, gerçeği görmek için işten atılmam gerekmiş.
Oysa şimdi geriye dönüp bakınca her şey çok net: Ofisteki gruplaşmalar, fısıldaşmalar, benim kapasitemin çok altında verilen görevler… Meğer hepsi yolun taşlarıymış. Ben sadece görmezden gelmişim.
Arkamdan dönen dolaplar
İki yakın arkadaşım, arkamdan dönen dedikoduları, çevrilen küçük hesapları anlattığında şaşkınlığım daha da arttı. İnsan bazen düşmanını bilse bu kadar sarsılmaz. Ama iyi sandıklarının aslında seni çoktan gözden çıkarmış olması… İşte o insanın içini boşaltıyor.
Kötü hissettirme oyunları
Birkaç gün sonra “işten çıkarılanlara moral yemeği” adı altında bir gece düzenlendi. Gitmemeliydim belki ama gittim. Belki bir dayanışma görürüm diye.
Oysa gecenin sonunda anladım ki bu bir veda değil, bir gösteriydi. Geride kalanların egolarını parlatma gecesi. İşten çıkarılanları başarısızlık yüzünden gönderilmiş gibi hissettirme organizasyonu.
Gülümsemelerin arkasındaki rahatlamayı gördüm: “İyi ki giden ben değilim.”
Hayatımın yönü değişti
O gece eve dönerken hava yağmurlu ve soğuktu. İçim gibi. Yolda ayağı topallayan bir yavru sokak köpeği gördüm. Titriyordu. Onu orada bırakamadım. Eve birlikte yürüdük.
O an fark etmedim ama hayatımın yönü değişmişti. Onu iyileştirmeye çalışırken aslında kendimi iyileştirmeye başlamışım. Aramızda sessiz ama güçlü bir bağ oluştu. Konuşmadan anlaştığımız bir iletişim: Yargısız bir ev arkadaşlığı.
İnsanlardan uzaklaştığım o dönemde, tek güvenli ilişkim onunlaydı.
İnsanlardan tamamen koptum
Zamanla tamamen izole bir hayata geçtim. Günlerim dizi ve filmlerle dolmaya başladı. İnsanlıktan umudumu o kadar kesmiştim ki kıyamet, salgın, hayatta kalma temalı yapımlara sardım.
İnsanlığın sonunu izlemek, sanki kendi içimde yaşadığım yıkımı meşrulaştırıyordu.
Dizi ve filmlerle yaşar hale geldim
Bir yandan da ironik şekilde komedilere sığınıyordum.
The Office’te Michael “Ben her zaman Beyonce’yim” repliğine gülüyordum ama aslında o ofis ortamındaki absürtlüğün hiç de abartı olmadığını düşünüyordum.
BoJack Horseman’daki “Bunu yapmaya devam edemezsin. Kötü şeyler yapıp sonra da vicdan azabı çekerek bunun telafi edildiğini sanamazsın” cümlesi kulağımda çınlıyordu.
Sanki eski iş arkadaşlarıma söylenmiş gibiydi.
Tercihli karantina
Ve en çok da After Life’ta Tony’nin dünyaya karşı geliştirdiği umursamazlıkla bağ kuruyordum. “Dünya zaten berbat, o zaman ben de istediğim gibi yaşarım” hali… Salgınsız bir karantina hayatı yaşıyordum adeta.
Gelsin atıştırmalıklar, gitsin abur cubur…
Pizza, hamburger, atıştırmalıklar… Dağınık bir ev, dağınık bir zihin. Aylar böyle geçti.
Sonra bir gün aynaya baktım ve şunu fark ettim: İnsanlardan uzaklaşmış olabilirim ama kendimden kaçamıyorum. Yavaş yavaş toparlanmaya başladım. Evde yemek yapmaya, spor yapmaya başladım. Daha sağlıklı bir düzene geçtim.
Artık hayatımda ailem dışında görüşmek istediğim kimse yoktu. Ve garip bir şekilde bu durumdan mutluydum. Drama yoktu. Dedikodu yoktu. İkiyüzlülük yoktu.
Ama içten içe şunu da biliyordum: Bu sürdürülebilir bir yaşam değildi. Tazminatım suyunu çekmek üzereydi. Yeni bir iş bulmam gerekiyordu. Fakat tekrar o sahte dünyalara dönmeye psikolojik olarak en ufak bir gücüm yoktu. İnsan içine karışma fikri bile midemi sıkıştırıyordu.
Tam bir sıkışmışlık hissi
Kendime nasıl bir yaşam kuracağımı bilmiyorum şimdi. Kurumsal hayata dönmek istemiyorum ama alternatif bir yol da göremiyorum. İzole hayatım güvenli ama kırılgan. Özgür ama geçici.
Tam bir sıkışmışlık içindeyim. Hayatı olduğu gibi kabul edip yeniden mi denemeliyim? Yoksa bambaşka bir yol mu bulmalıyım? Bilmiyorum…
Bildiğim tek şey, o yağmurlu gecede eve birlikte yürüdüğüm köpeğin bana şunu öğrettiği: Bazen hayat, en dibe vurduğunu sandığın anda önüne küçük ama gerçek bir bağ çıkarıyor. Ve belki de yeni bir başlangıç, sandığımız kadar gürültülü değil.
Bazen sadece kapının önünde titreyen bir canlı kadar sessiz.
Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli.💬✨
Yorum gönder