Yüzeysel Stoacılık, odalara kapanan hayatlar ve iyilik üzerine…

Yalnızlaşan bir toplumda komşuluk ve dayanışmanın önemini anlatan illüstrasyon

Sosyal medyada artan öfke, yalnızlaşma ve dayanışma eksikliğine dair… Hikikimori gerçeği ve komşuluk örneğiyle toplumsal duyarsızlık üzerine düşündüren bir iç döküş…

Sonu belli olmayan bir hayat pahalılığı, hayatımızın bütününü ilgilendiren ama hiçbir söz hakkımızın olmadığı kararların alındığı bir atmosfer…

Bitmeyen bir kaygı ve anksiyete haliyle geçiyor günlerimiz.

Bundan birkaç yıl öncesine kadar en azından bir toplumsal rıza arama çabası vardı. İtiraz edebiliyor, tartışabiliyorduk.

Şimdi birileri bir karar veriyor; neler olduğunu anlamaya çalışmamız bile “düşman” veya “bozguncu” ilân edilmemize yetiyor. Kendine “aydın, entelektüel” diyen bazı kişiler bile sorgulamamızdan rahatsız: “Senin anlamana gerek yok, biz anladık ya yeterli. Sadece kabul et ve memnun ol.” der gibiler.

Siyasetçilerin durumu zaten içler acısı; hepsi bir koltuk peşinde, halkın ne yaşadığı zerre umurlarında değil.

Sosyal medyadaki “sanal sopalar”

Kısa bir süre öncesine kadar yine de olumsuzlukların içinden gülümsetecek bir şeyler bulmayı becerebiliyorduk. İzahı olmayanın mizahı oluyordu. Canımız sıkılınca sosyal medyada kafa dağıtıyorduk.

Şimdi ise sosyal medya, herkesin sanal silahlarıyla birbirine saldırdığı bir arenaya dönüştü. Ezici çoğunluk çok sinirli, çok saldırgan. Herkes bilirkişi, herkes akıl dağıtıyor ve birbirini aşağılıyor. Üstelik konu sadece siyaset de değil.

Kadıncağızın biri binbir emekle koca bir tencere yaprak sarması yapıp videosunu paylaşmış: “Bakın bakalım nasıl olmuş?” demiş. Yorumlarda kadını bir dövmedikleri kalmış! Neymiş; zeytinyağlı sarmaya salça konmazmış, iğrençmiş, ağızlarına sürmezlermiş…

Yahu kardeşim, herkesin ayrı bir damak zevki ve yöresel kültürü var. “Bizde salça konmaz ama elinize sağlık” der geçersin. Ama yok; yetki verseniz yaprak sarmaya salça koymayı yasaklayacak bir hadsizlik bu!

Ya da ünlü bir oyuncunun 18 yıllık kedisi ölüyor; üzüntüsünü kedisiyle uyuduğu eski bir videoyla paylaşıyor.

Hemen alttan sözde uzmanlar türüyor: “Hayvanlara bu kadar düşkün olanların psikolojik sorunları vardır.” Sokaktaki masum canlara eziyet edenlere, onları katledenlere tek ses çıkarmayanlar; bir insanın kaybettiği can dostuna duyduğu sevgiyi akıl hastalığı ilân ediyor.

Bir başkası tatilde yediği bir porsiyon sigara böreğinin fahiş fiyatına isyan ediyor; gelen yorumlar ise akıl almaz: “Dışarıda sigara böreği mi yenirmiş, otursun evinde yapsınmış.” Bir de dükkân kiralarını, vergileri gerekçe gösterip bu pahalılığı normalleştirenler var.

Eğer bir tane sigara böreğinin 100 lira olmasının sebebi yüksek kira ve vergiyse, sorgulaman gereken şey o böreği yiyen vatandaş değil; hayatı bu kadar pahalı kılan ekonomik tablodur oysa!

Ama işte… Hayatımızda kontrol edemediğimiz haksızlıklar arttıkça, gücümüzün yettiği sıradan insanların üzerinde tahakküm kurmaya çalışıyoruz.

Bütün gün maruz kaldığımız mobbing’in, ekonomik ezilmişliğin acısını tanımadığımız insanlara sanal sopalar sallayarak çıkarıyoruz belki de.

“Mahalle yansa kapıma gelene kadar ses etmem”

Hal böyle olunca, bu hoyratlığa dayanamayan duyarlı insanlarda da bir çeşit “içe çekilme ve tepkisizlik” hali başlıyor.

Çevremde bunu çok sık görüyorum. “Hiçbir iyilik cezasız kalmaz” veya “İyilikten maraz doğar” sözlerini acı tecrübelerle öğrenmiş insanlar artık gündemi takip etmiyor, hesaplarını kapatıyor. “Mahalle yansa kapıma gelene kadar ses etmem” diyenlerin sayısı azımsanmayacak boyutta.

Birçoğumuz derinlikten yoksun hap gibi reçetelere sığınıyoruz: “Bencil ol, affetme, yalnız kal, sal gitsin…”

En sık duyduğum da çarpıtılmış bir Stoacılık felsefesi: “Kontrol edemeyeceğin şeyler için endişelenme.”

Elbette kontrolümüz dışındaki şeylere takılıp kalmamak kıymetli bir zihinsel farkındalık. Fakat Stoacı filozoflar bu felsefeyi her tür toplumsal sorumluluktan kaçıp kendi konfor alanımıza saklanalım diye mi geliştirdi?

Roma İmparatoru Marcus Aurelius, ülkesini kasıp kavuran Antoninus Vebası sırasında “Bu salgın benim kontrol edebileceğim bir şey değil” deyip sarayına mı kapandı? Yoksa sarayın kapılarını hastalıktan kırılan halkına açıp, hazinesindeki değerli eşyaları satarak halkını tedavi ettirmeye mi çalıştı?

Hayatta en önemli şeyin ahlâk ve eylemdeki erdem olduğunu savunan bir felsefeyi, bugün sadece köşe bucak kaçmak ve duyarsızlaşmak için bir kalkan olarak kullanıyor olabilir miyiz acaba?

Cennetten bir gün hayali ve mutfaktaki şangırtı!

İşte böyle canımın sıkkın olduğu bir gün, her şeyi bir kenara bırakıp kendi küçük dünyama çekilmeye karar verdim. Dijital uyaranlardan uzak duracak; mutfakta yeni tarifler deneyecek, kısık bir müzik ve kedimle kafa dinleyecektim.

Kendi kendime “Bırak akışına gitsin” diyerek vakit geçirip biraz da dalga geçerken, mutfak havalandırmasının aralığından “şangır” diye bir kırılma ve ardından kısık bir “ahh” sesi duydum.

İlk an irkildim: “Acaba birine bir şey mi oldu?”

Hemen ardından o malum telkinler üşüştü beynime: “Boşver, önce kendini düşün, dünyayı sen mi kurtaracaksın, vesvese yapma, başına iş alma…”

Altı üstü biri bardak kırmıştı belki de. Ama içime bir kurt düşmüştü bir kere. O aralığa bakan sadece iki komşu evi vardı. “Bir çıkıp baksam ne kaybederim ki?” diyerek yan sokağa geçtim.

Yarı engelli bir komşumuzun yaşadığı evin bahçe kapısının açık olduğunu görünce uzaktan seslendim. İçeriden gelen iniltiden bir terslik olduğu kesindi ama tek başıma girmeye de çekindim.

Malum, iyilik yaparken başınızın belaya girmesi an meselesi bu çağda. Yoldan geçen başka bir komşuyu çevirdim, durumu anlattım, birlikte girdik içeri.

Bir de ne görelim: Komşumuz banyoda düşmüş, yerden kalkamıyor. Yardımsız kalkması da mümkün değil!

Hastanelik bir durumu olmadığını anlayınca hemen yakınlarına ulaştık. Gelen akrabalarına destek olmak amacıyla “Bugün kendisiyle ilgilenecek kimse var mı?” diye sorduğumuzda ise ne deseler beğenirsiniz: “Var tabii, biz ilgileniyoruz ya işte!” diye terslendik.

Teşekkür beklemiyorduk elbette ama bu kendi ihmalkârlıklarının suçluluğundan doğan hoyratlık karşısında da şaşırmadan edemedik.

Yine de önemli olan; düşen o insanı belki de koca bir gün boyunca buz gibi yerde çaresizce yatmaktan kurtarmış olmaktı.

Japonya’dan gelen cevap!

Eve döndüğümde bu olayı kimseye anlatmadım. Çünkü steril hayatlarına çekilmiş tanıdıklarım hemen “Ben sana demiştim, iyilikten maraz doğar, başına iş alma” diyeceklerdi.

Ertesi gün internette gerçek bir suç belgeseline rastladım. Burada izlediklerim tam da dün kafama takılan sorulara verilmiş bir cevap gibiydi:

Olay Japonya’da (Niigata) geçiyordu: 9 yaşında bir kız çocuğu kaçırılıyor ve fail tarafından tam 9 yıl boyunca bitişik nizam bir mahalledeki evin üst katındaki odada tutsak ediliyor. Failin annesi ihbar edene kadar, 9 yaşındaki o çocuk 18 yaşına gelene dek ne polis ne de tek bir komşu durumdan şüpheleniyor.

Düşünebiliyor musunuz; dip dibe yaşanan bir mahallede kimse 9 yıl boyunca tek bir ses, tek bir gariplik sezmeden yaşayıp gitmiş.

Bu olay ortaya çıktığında tüm Japonya büyük bir toplumsal özeleştiriye girişmiş: Biz nasıl bu kadar duyarsız, yanımızdaki trajediyi fark etmeden yaşayabilecek bir topluma dönüştük?

Bu olayı araştırırken Japonya’nın bir başka derin yarasıyla, Hikikomori gerçeğiyle karşılaştım.

Literatürde Hikikomori; bir bireyin en az 6 ay boyunca okul, iş veya arkadaş çevresi gibi tüm sosyal ilişkilerini keserek tamamen evine ya da tek bir odaya kapanması olarak tanımlanıyor. Resmi araştırmalar, Japonya genelinde 1.5 milyona yakın insanın bu derin sosyal izolasyon içinde yaşadığını gösteriyor.

Ağır çalışma koşulları, başarısızlığın getirdiği toplumsal utanç ve ekonomik baskılar insanları odalarından dahi çıkamaz hale getirmiş.

İhtiyaçlarını sadece gecenin kör karanlığında marketlerden karşılayan, anne-babasının emekli maaşı kesilmesin diye onların vefatını dahi bildirmeyip cesetleriyle yaşamayı göze alan binlerce trajedi yaşanıyor.

Meraklı değil, “dikkatli” olmak

İçinde bulunduğumuz ekonomik koşullar, adaletsizlik hissi ve sosyal yabancılaşma bizi nereye sürüklüyor? Henüz adını tam koyamasak da, eğer önlem almazsak bu tablonun hepimizi bireysel kabuklarımıza hapseden kitlesel bir yalnızlığa ve ruhsal çöküşe götürdüğü aşikâr.

İşte tam da bu yüzden; kontrol edemediğimiz durumları doğru analiz ederken, kontrol edebildiğimiz alanda insan kalmaya çalışmalıyız gibi gelmiyor mu size de?

Her şeye burnunu sokan meraklı bir dedikoducu değil; ama yanı başındaki çığlığa, düşen bir bardağa, inleyen bir insana kulak kesilen “dikkatli ve duyarlı” birer komşu, arkadaş ve yurttaş olmak zorunda değil miyiz?.

Marcus Aurelius ve Stoacı filozofların kemiklerini sızlatmadan, felsefeyi bir kaçış bahanesi değil bir erdem pusulası yaparak yaşamak da gayet mümkün.

Ne dersiniz, fena mı olur?

Japonya’daki 9 Yıllık Esaretin Hikâyesi:

Hikikomori Sendromu ve Toplumsal Yalnızlaşma Üzerine:

Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli…💬✨

Yorum gönder

GÖZDEN KAÇMASIN