Tatil nedir, gerçekten dinleniyor muyuz?
Yaz mevsimi çoğumuzun biraz dinlenmek, rahatlamak, eğlenmek ihtiyacımızı gidermeye çalıştığı bir dönem. Kimimiz şehir dışında uzun, kimimiz şehir içinde günübirlik kaçamaklarla gündelik hayatın rutininden uzaklaşmaya çalışıyoruz.
Yorgunluk, stres, kaygılar… Her şeyi bir kenara bırakmak hepimizin ihtiyacı.
Peki en son ne zaman bir tatilden kendinizi gerçekten dinlenmiş hissederek döndünüz? Veya biraz kafa dinlemek, yorgunluk ve stresten azıcık uzaklaşmak için gittiğiniz günübirlik bir plaj, kıyı veya ormandan layıkıyla sakinleşmiş, rahatlamış bir halde dönebildiniz?
“Döndüm” diyenlere sormak istiyorum: Emin misiniz?
Tatil diye gittiğiniz şey gerçekten sizi dinlendirdi mi? Kendinizi daha dinç, zihni açılmış, ferahlamış, güç toplamış hissediyor musunuz? Yoksa bir karmaşadan başka bir karmaşaya gidip geri geldiğiniz bir “kaosa kaçış” mıydı gerçekte yaşadığınız?
Zengininden yoksuluna, çoğunluğun “ucuz dopamin” peşinde yarattığı bu gürültü kirliliğini ne zamandan beri “tatil” sanır olduk? Herkesin bağırış çağırış halinde denizde ıslanmaya çalıştığı, insanların gruplar halinde bir arada oturarak kendi müziğini açıp birbirini rahatsız ettiği bu curcuna ortamı ne zamandır “dinlence” olarak görülüyor?
Zengin teknelerinden yükselen müzik adı altındaki çınlayan gürültüyle, dar gelirlinin plajda cep telefonundan patlayan zırıltının birbirine karıştığı bu garip ortamda kim, nasıl dinlenip de huzur içinde bir gün geçirebilir ki?
Empatinin tamamen kaybolduğu, herkesin kendi eğlence anlayışını birbirine dayattığı, hakkına girdiği bu kaosun sebebi sadece giderek yitirmekte olduğumuz insanlığımız mı?
Elbette yetiştiğimiz sosyal ortam, aldığımız aile terbiyesi büyük etkenler. İlk bakışta sebep olarak bunları görmek ve etrafı suçlamak çok kolay. Peki içinde yaşamak zorunda kaldığımız ekonomik ve politik tercihler bu ortamın oluşmasında ne kadar kusurlu? Biraz düşünmeye değmez mi? Sorunları çözemesek bile biraz anlamak için…
Bir sabah kaçamağı ve yarım saatlik huzur
Yaz başında üst üste gelen sorunlar yüzünden çok daralmıştım. Bir yanda çalışmam gereken uzun dosyalar, bir yanda kafamda çözülmesi gereken özel hayat problemleri…
İşime odaklanamıyordum. Ne okuduğumdan bir şey anlıyordum ne de anladığımı hatırlayabiliyordum. Kafam kazan gibiydi, içim sıkılıyordu. Çalışamadıkça sıkılıyor, sıkıldıkça çalışamıyordum.
Biraz evden uzaklaşmanın iyi geleceğini düşündüm. Aldım dosyalarımı yanıma, İstanbul’da az sayıda da olsa insanların denize girebildiği küçük bir kıyıya gittim.
Sabahın erken saatlerinde kimsecikler yoktu. Yüzümü gökyüzüne kaldırdım; güneşe, bulutlara baktım. Hiçbir şey yapmadan bir süre durdum. Dalgaları ve martı seslerini dinledim. Rüzgârın ufak ufak tenime değini hissetmeye çalıştım. Biraz kahvemden yudumladım, tostumu kuşlarla paylaştım.
Yarım saat boş boş durmak bile o kadar iyi gelmişti ki! Sorunlarım çözülmemiş olsa bile gözüme o kadar da büyük görünmemeye başlamıştı bir anda. Temiz hava ve doğanın sesi müthiş bir sakinlik getirdi içime. “Beş sayfa okusam iyidir” dediğim konular takır takır işlenmeye başladı belleğimde.
Zaman o kadar verimli aktı ki saat 13.00 olduğunda inanamadım. Günlerdir içinde debelendiğim, gözümde büyüttüğüm işleri bu kadar sürede ve bu kadar keyifle yaptığım için sonsuz bir huzur içindeydim.
Sessizliğin işgali: “Kaosa kaçış”
Derken 20’li yaşlarının ortalarında iki yetişkin genç kadın geldi. Geldi ama ne gelmek… Bağırışlar, çağırışlar, yüksek sesle böğürürcesine kahkahalar! Deniz soğuk diye bağırıyor, girmeye çalışıyorlar, giremedikçe çığlık atıyorlar. Sanki iki yetişkin kadın değil de bir hafta evde tutulduktan sonra sokağa bırakılmış beş yaşında çocuklar…
İşin garibi, orada bir insanın daha var olduğu, onun ne hissettiği, bu gürültüye katlanmaya mecbur olup olmadığı, dinlenme hakkının gasbedilip edilmediği zerre umurlarında değil.
Kızmak, dahası kendimi sinirlendirmek istemediğim için ses etmedim. Zaten belli ki bir kasıtları da yoktu.
Sessizce orada durma hakkı olan bana ne kadar büyük bir rahatsızlık verdiklerini fark bile etmiyorlardı. Selfie’ler çekildi, videolar paylaşıldı, arkadaşlar telefonda hoparlörden arandı… Hepsine maruz kaldım; çığlık kıyamet, bitmeyen bir telâş…
Sonra yanıma yaklaşıp markete gideceklerini söyleyerek çantalarına göz kulak olup olamayacağımı sordular. “Olurum” dedim. Gittiler, ellerinde zincir market poşetiyle döndüler. Birer içecek ve birkaç krakeri tıkırdatarak gürültülü sohbetlerine devam ettiler.
Yoksulluğun şekil değiştirmesi ve tutunamayan gençlik
Sonra içlerinden birinin ayağını çarpması sonucu yine bir çığlık koptu. Bir yandan bir yaralanma olup olmadığını anlamaya çalışırken, bir yandan da “Bedduası tuttu, bedduası tuttu işte!” diye bağırarak konuşuyorlardı. Yardım gerekiyor mu diye yanlarına gittiğimde anlatmaya başladılar:
Aslında aynı iş yerinde çalışan üç arkadaşlarmış. İzin günlerinde böyle bir şehir içi gezi planlamışlar. Ancak üçüncü arkadaş parası olmadığı için gelememiş. Gelemediği için de “İnşallah başınıza bir şey gelir de siz de gidemezsiniz” demiş şakayla.
Şakası bile korkunçtu ama benim dikkatimi çeken bambaşka bir şey oldu: Çalışan üç genç kadından biri, şehir içinde toplu taşımayla gelinebilecek bir yerin yol, içecek ve kraker parasını karşılayamadığı için gelememişti. Hadi onun özel bir durumu vardı diyelim; diğer iki arkadaşı bu kadarcık bir tutarı arkadaşlarıyla dayanışmak için karşılayamamıştı. Ya da karşılamak istememişti.
Biz bunları konuştuktan hemen sonra, yüzmek için üç genç erkek daha geldi. Akranlardı. Nasıl oldu, ne ara oldu bilmiyorum ama cep telefonundan korkunç bir arabesk müzik açtıklarında gördüklerim beni daha da şaşırttı: Tanışalı 15 dakika olmadan kızlarla kaynaşmışlar, aynı sehpa etrafında muhabbete başlamışlardı bile.
Bu gürültülü ortama daha fazla tahammül edemedim. Ayrılırken, “Aslında ben de sessizce oturmak istemiştim ama sayenizde okuduğumu bile anlamıyorum artık. Neyse, bu da sizin gününüz olsun, ben gideyim en iyisi” dedim.
Seçeneklerin silindiği bir dünyada “sıkışmışlık”
Kızgınlık, üzüntü ve yorgunluk arasında eve dönerken yolda aklıma takıldı: Bu gençlerin bu telaşı ve gürültüsü; bir yarım güne hem deniz kaçamağını hem eğlenceyi hem özgürlüğü hem yemeyi içmeyi kısıtlı şartlar altında sığdırma çabası değil de neydi?
İlk kez karşılaştıkları yabancılarla yarım saat içinde bu kadar hızlı kaynaşmaları, insanın en temel ihtiyaçlarından biri olan sosyalleşme ihtiyacının günlük hayatta karşılanamamasının bir sonucu değil miydi?
Denizin sularına kendilerini bir dakika sessizce bırakmadıkları, uzanıp güneşi hissetmedikleri, bitmeyen bir “cırlama” halinde sürekli konuşup telefonlarından iki dakika uzaklaşamadıkları bu gün, akşama onlar için gerçekten ne ifade edecekti?
Biz hiçbir zaman çok zengin bir ülke olmadık. Fakat eskinin sahil kasabaları insanların kazıklandığı turizm cehennemlerine dönüştürüldüğünden beri bu çarpıklığı artan bir şiddetle yaşıyoruz. Eskiden de ekonomik zorluklar vardı ama insanların bütçesine göre yaşama, tatil yapma ve eğlenme seçenekleri bulunurdu.
Pahalı oteller vardı ama bir otobüs bileti alıp rezervasyonsuz gidebileceğiniz pansiyonlar da vardı. Gençlerin üç kuruş denkleştirip kalabildiği kamp alanları bulunurdu. Yarım veya tam pansiyona parası yetmeyen bile pansiyonların ortak mutfağında kendi yemeğini pişirebilirdi.
Gündüzleri insanlar denizin, güneşin, dinlenmenin keyfini çıkarır; kitabını okuyup kulaklıkla müziğini dinlerdi. Eğlenceler hoparlörlerle plajlara taşınmazdı. Çünkü akşamları herkesin bütçesine uygun gidebildiği mekânlar mevcuttu.
Hiçbir yere gidemiyorsan sahiller halka açıktı; kumsalda insanlar toplanır, gitar çalar, şarkı söylerdi. Ama kimse yan tarafta oturan insanı bu derece taciz etmez, hakkına girmezdi.
Şimdi ise plajlar, herkesin kendi eğlencesini yaratıp birbirini şuursuzca rahatsız ettiği yerlere dönüştü. Tatil seçeneği bulamayanlar toplu halde karavan kiralayıp kısa zamanda tatil yapma telaşı içinde bakmaya kıyamadığımız kıyıları kirlilikle istila etti.
Bölgede yaşayan yerli halkı da sessiz bir tatil kaçamağı yapmaya çalışan yorgun insanları da evlerine hapsetti. Ekonomik dengesizlik; parasının kaynağı belli olmayanları lüks teknelerle, güzelim koyları işgal eden görgüsüzlerle doldurdu.
Şimdi bu durumdan rahatsız olan pek çok insanın sorduğu soru aynı: Bu gürültü patırtı, bu saçma curcuna içinde gerçekten dinlenmek mümkün mü? Kafayı rahatlatmak, iç huzuru yakalamak, belki hayatı sorgulamak, cevaplar bulmak, ilham almak, yeniden motivasyonla çalışmaya dönmek mümkün olabilir mi?
Birbirine saygılı, anlayış ve empati içinde sağlıklı bir toplum çıkar mı bu kaostan?
Çıkmaz. Çıkamaz…
Editörün Notu: Gerçekten dinlenmek nedir, ne yapmalı?
Dinlenmek; kimilerinin sandığı gibi sadece bedeni bir sandalyeye bırakmak ya da bir deniz kenarına gidip gürültüyle zihni uyuşturmak değildir aslında. Dinlenmeye, zihnin vites küçültmesi olarak bakmak gerekir.
Nörobilim ve psikoloji; yüksek uyarana -yüksek ses, sürekli telefon kontrolü, bildirimler, çığlıklar- maruz kalarak yapılan kaçamakları bir “dinlenme” değil, sadece “ucuz bir dopamin kaosu” gibi değerlendirir. Zihin, bu tip ortamlarda dinlenmek yerine sürekli tetikte kaldığı için daha çok yorulur.
Bilimsel gerçeklere göre sağlıklı bir dinlence; dış gürültüden biraz olsun uzaklaşmayı, doğanın kendi ritmine uyum sağlamayı ve zihne kendi kendisiyle kalabileceği sessiz bir alan açmayı gerektirir. Sıkışmış hayatlarımızın ortasında kendimize verebileceğimiz en büyük hediye, gürültülü bir eğlence telaşı değil; zihnimize sunduğumuz o sessiz ve nitelikli “es” payı olmalıdır.
Bu yazı, modern tatil anlayışının neden dinlenme yerine zihinsel yorgunluk ürettiğini; ekonomik sıkışmışlık, gürültü kirliliği ve sürekli uyarılma ihtiyacı üzerinden sorguluyor. Gerçek dinlenmenin yalnızca bedeni değil, zihni de dinlendirmek olduğunu savunuyor.
Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli…💬✨
Yorum gönder