Yalnız kalma korkumu nasıl yendim?

Canım bildiğim, hayatta en çok güvendiğim, onsuz yaşamaktansa ondan önce ölmeyi tercih edeceğim insan tarafından korkunç bir şekilde aldatıldığımı öğrendikten sonra dünyam başıma yıkılmıştı. O an hissettiğim sadece bir hayal kırıklığı değil, tüm inanç sistemimin çöküşüydü.”Yalnızlık” o günden sonra benim için bir sığınak oldu ama yıllar sonra bu sığınağın duvarları üzerime çökmeye başladı.

Akvaryumdaki balıklara anlattığım sırlarım

O kadar uzun zaman, o kadar mutlu bir beraberliğimiz olmuştu ki; bu ihanetten sonra artık gözümle gördüğüme bile inanamaz bir güvensizlik içine düşmüştüm.

Üstelik felaketler tek başına gelmedi. Hani bazen hayatta her şey o kadar üst üste gelir ve kayıplarınızın ardı arkası kesilmez ya; işte öyle korkunç bir döneme girmiştim.

Dost bildiğim insanlar, sanki çirkin yüzlerini aynı anda göstermekte anlaşmış gibi tek tek hayatımdan çıkmaya başladı. İşsiz kaldım, ani vefatlarla sarsıldım.

Derdimi anlatacak, anlatsam da beni gerçekten anlayacak tek bir kişiyi bulamadığım aylar, mevsimler geçirdim.

O karanlık günlerde akvaryumumdaki balıklarımdan başka kimsem yoktu.

Aklımı kaçırmış gibi onlarla konuşuyor, ama onların da şahitlik ettiği o “geçmiş mutlu günlerimi” hatırladıkça acıdan kıvranıyordum.

Kaçtığım her şehir arkamdan geliyordu

Ruhsal olarak tam anlamıyla süründüm desem yeridir. Bu ağır yükten kurtulmak için çareyi kaçmakta buldum.

Önce oturduğum evi, sonra semti, en nihayetinde şehri değiştirdim. Hatta ülkeden temelli kaçmayı bile ciddi ciddi düşündüm.

Ama olmuyordu; şairin dediği gibi şehir arkamdan geliyor, içimden bir ses eğer hâlâ hayattaysam yüzleşmem gereken devasa bir şeyler olduğunu söylüyordu.

Bense sadece kaçmaya ve duvarlarımı daha da kalınlaştırmaya devam ediyordum.

Zamanla acım hafifledi ama insanlara olan o köklü güvensizlik hissim hiç geçmedi. Kimseye içimi açamadım, samimi bağlar kurmadım.

Artık herkesin yüzündeki mimikten, sesinin tonundan, hatta küçük bir bakışından bile kalbindeki o gizli samimiyetsizliği görür hale gelmiştim.

Bu bir yetenek miydi yoksa bir lanet mi, bilmiyordum.

Yalnızlığın zaferinden panik ataklara

Aylar yılları kovalarken sonunda artık kimseye ihtiyaç duymadan yaşamaya alışmış, hatta bundan büyük bir keyif almaya başlamıştım.

Kendimi tamamen işime verdim, içimdeki bütün iyiliği ve kalan enerjimi çocuklar adına çalışan kuruluşlara akıttım.

Özgürce gezdim, tek başına hayatta kalmanın o sert ama gururlu tadına vardım. Bu zaferi iliklerime kadar hissetmek beni bir süre ayakta tuttu.

Fakat yaşım ilerleyip ufak tefek sağlık sorunları baş gösterince, bu kez de “yalnız ölme korkusuna” kapılmaya başladım.

Teşhis amaçlı bir hafta hastanede yattıktan sonra, içimi kemiren o ses yükseldi:“Ya evde yalnızken aniden hasta olursam? Ya başıma kötü bir şey gelirse ve kimseye haber veremezsem?”

Bunca yıldır verdiğim mücadelenin sonunda, kendime yetmeyi öğrenmişken ortaya çıkan bu korku, hayatın büyük bir adaletsizliği gibi geliyordu.

Korktuğum başıma geldi: Banyoda o karanlık gece

Yıllar sonra yine o eski, karanlık korku tünelinin içine girmiştim.

İhanetle girip binbir güçlükle çıktığım o tünelde, bu kez yaşlılık ve kimsesizlik korkusuyla gerisin geri gidiyordum.

Sorgulamalarım bitmiyordu: “Yoksa hayatıma kimseyi almamakla hata mı etmiştim? Kimseye güvenmeden geçen bu yıllar, ömrümün son demlerinde en büyük pişmanlığım mı olacaktı?”

Bu sorular kafamda yankılandıkça anksiyete nöbetleri geçirmeye başladım.

Ve sonunda korktuğum o olay gerçekleşti: Gece yarısı banyoda ıslak zeminde kayarak zincirleme bir şekilde düştüm; omzumu ve birkaç kaburgamı kırmıştım.

Hastane odasındaki mucize: 10 evladın da olsa…

Zorlu bir ameliyatın ardından hastane odasında çaresizce yatarken, gelecekteki “kimsesiz” halimi hayal edip endişeleniyordum.

Derken yan yatağa yaşlı bir teyze geldi. Yarası enfeksiyon kapmış, çok acı çekiyordu.

Sohbetimiz sırasında ona imrenerek, “Ne güzel, senin etrafında çocukların var, ya benim gibi tek başına olsaydın?” dedim.

Teyze acı bir tebessümle kendi hikayesini anlattı.

65 yaşındaymış, villada eşiyle çalışıyor, çocuklarıyla aynı bahçede yaşıyormuş. Ama kazanın olduğu gün, “Kur’an okumaya gidiyorum” deyip evden çıkınca ıslak çimende düşüp kalmış.

Etrafta kimse sesini duymamış, ailesi “Kur’an’da, telefonu da evde bıraktı” diye saatlerce onu aramamış. Yağmurun altında yapayalnız acı çekmiş.

Hatta hastaneden sonra bile çocukları koşturmacadan pansumanını ihmal etmişler, yarası bu yüzden mikrop kapmış.

Kimseden bir şey umma, kendinden başka

Kadın bana dönüp o unutulmaz dersi verdi:

“Ya işte kızım böyle… 10 evladın da olsa bazen düştüğün yerde kalıyorsun. Akşam koca bir aile uyursun, sabah yapayalnız uyanırsın. Hayat böyle, sen hiç canını sıkma. Kimseden de bir şey umma Allah’tan başka.”

O an anladım ki; insanın en büyük pişmanlığı başkalarına değil, kendine olan güvensizliği olabilirmiş.

İyileştikten sonra İstanbul’a döndüm ama bu sefer kaçmaya değil, yaşamla kucaklaşmaya.

Artık bir “köpek evladım” var ve huzurluyum.

Çünkü biliyorum ki; yanımızda kim olursa olsun, asıl yolculuk kendi içimizdeki o sarsılmaz güçle yapılıyor.

“Varsın hayat bildiği gibi gelsin,” diyorum artık; yaşamaktan daha iyi bir seçenek yok nasılsa.

Bu hikayede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli.💬✨

Yorum gönder

GÖZDEN KAÇMASIN