Şımarık plaza çocuklarının alay konusu oldum!
Pandemi sonrası ofise dönmek benim için sadece bir yer değişikliği değil, bir hayatta kalma mücadelesine dönüştü. 38 yaşında, sessizliği seven bir adamın; kargo paketleri, zincir kahveciler ve bitmek bilmeyen “Neden sevgilin yok?” soruları arasında sıkışıp kalmış hikâyesidir bu. Peki, sorun gerçekten benim yalnızlığım mı, yoksa modern dünyanın tek tipleştirme baskısı mı?
Evden çıkmak iyi olur sanmıştım
Pandemi zamanı evden çalışmaya alışmıştım ama şirket altı ay önce ofise geçmemi istedi.
Biraz içine kapalı, kalabalık sosyal ortamlarda hemen rahat edemeyen biri olduğum için bu durum canımı sıkmıştı. İş tecrübem daha önce küçük ajanslardaydı.
Fakat ekonomik koşullar ve teknolojinin küçük işletmeleri yutması nedeniyle, bu büyük plazadaki işi kabul etmek zorunda kaldım.
Maaşı ve çalışma koşulları bu dönemde reddedilemeyecek kadar iyiydi; “Biraz sıkılmayı göze alırım, hem belki evden çıkmak bana da iyi gelir” diye düşündüm.
Ne kadar yanıldığımı anlamam çok sürmedi.
Tuhaf plaza çocukları ve boş muhabbetler
Benden 10-15 yaş küçük, ne hayat tarzımın ne de yaşam felsefemin bir gram uyuşmadığı, kendi içlerinde gruplaşmış tuhaf plaza çocuklarıyla başım fena halde dertte.
Ben tek başına yaşayan, zamanını ailesiyle geçiren, bekâr ve sakin bir adamım. Mizacım böyle.
Çalıştığım arkadaşlar ise bütün gününü internetten yaptıkları alışverişleri konuşarak geçiren tipler.
Son model telefonlar, marka ayakkabılar, üç gün sonra yüzüne bakmadıkları ıvır zıvırlara tonlarca para harcayıp günde beş kargo yolu gözleyen bomboş bir döngünün içindeler.
Sosyal olmam için yapılan o yorucu baskı
Önce “Tamam, sana ne, kendi işine bak” dedim kendime ama durum öyle kalmadı.
Bu grup, hoşlanmadığımı bildiği halde sürekli öğle yemeklerini beraber yemek, akşamları iş çıkışı bir yerlere gitmek için aşırı baskı yapıyor.
Kabul etmeyince de beni “problemli” ve “asosyal” olmakla suçlayıp alay etmeye başlıyorlar.
O kapısında kuyruk oldukları zincir kahve dükkânlarından ve anormal pahalı restoranlardan nefret ediyorum.
Üstelik alın teriyle kazandığım paramı bu şekilde saçma sapan tüketim kalemlerine harcamak da istemiyorum.
Özel hayatı sorgulayan o sinsi sorular
Arada bir “uyum sağlayayım” diyerek yanlarına oturuyorum, bu sefer de çaktırmadan özel hayatımı sorgulamaya başlıyorlar.
Bir sevgilim olup olmadığını öğrenmeye çalışıp, “Herhalde yalnızsın” demeye getiriyorlar.
Herkes özel hayatını paylaşmak zorunda değil” dediğimde ise, “Sevgilisi olan kişi belli olur, anlaşılır illâ ki” gibi laf sokmalarla karşılaşıyorum.
Sinirlendiğimde kulaklarımın kızardığını fark ettiklerinden beri, içten içe duyduğum tepkiyi de saklayamıyorum.
Hemen üzerime gelip, “Biraz rahat ol abicim ya, bu kadar alıngan olma” diyerek sinirlerimi daha da bozuyorlar.
Kısık sesle gülüşmeler ve zedelenen özgüvenim
Bütün gün kulaklık takıp müzik dinleyerek bu beş para etmez konuşmalardan uzak durmaya çalışıyorum ama bir yere kadar. Birlikte iş yapıyoruz, nereye kadar kaçabilirim?
Ne yapıp edip konuyu flörte, ilişkilere getirip kendi hayatlarını anlatmaya o kadar meraklılar ki…
Kendi aralarında kısık sesle konuşup bana bakarak gülmeleri ise artık taciz boyutuna ulaştı.
İşin kötüsü, üst düzey yöneticimiz bile bu gerginliği fark etmiş olacak ki, durup dururken “Stresli görünüyorsun, kendine dikkat et” gibi uyarılar yapıyor.
Yalnızlığım bir sosyal baskı aracı haline geldi
Günübirlik ilişkiler kuracak bir adam değilim. Yüzde yüz kendimi verebileceğim, kalbimin gerçekten attığı birini bulamadığım için mutsuz olduğum zamanlar oluyor, doğru.
Ama yalnızlığımın bir plaza ortamında sosyal baskı aracı haline gelmesi psikolojimi alt üst etti.
Bir ara sırf sussunlar diye birini bulup “Kız arkadaşım” diye tanıştırmayı bile düşündüm, sonra bu düşüncemden utanıp vazgeçtim.
Neden kendimi bu insanlara kanıtlamak zorundayım ki?
Hangisi daha kötü: Yaşım mı, yalnızlığım mı?
İşimi seviyorum ama bu çalışma ortamından bıktım.
Bu yaşta kendimden bu kadar küçük insanlara kendimi saydıramıyor olmak mı, yoksa hayatı sadece dijitalden dizi izleyip dışarıdan yemek söylemekten ibaret sanan bu avanak grubun özgüvenimi zedelemesi mi daha kötü, karar veremiyorum.
Kendimde çözmem gereken bir sorun var ama ne?
Aşmam gereken şey bu acımasız sosyal baskı mı, yoksa yalnızlık yaşamama neden olan o içe kapalılığım mı?
Potansiyelim varken bu “plaza çocuklarının” alay konusu olmak beni çok yoruyor.
Siz olsanız ne yapardınız?
Sosyoloji Notu: Habitus ve Sembolik Şiddet
Plazada yaşanan bu gerginlik, aslında sadece bir kişilik çatışması değil; sosyolog Pierre Bourdieu’nun tabiriyle bir “Habitus” savaşı. Plaza çocuklarının kargo paketleri ve marka takıntıları üzerinden kurdukları dünya, onların sınıfsal kimliklerini kanıtlama çabası olarak görülebilir. Paylaşımcının sessizliği ve yalnızlığı, onların bu yüzeysel tüketim habitusuna bir tehdit oluşturduğu için “Sembolik Şiddet” -alay, dışlama, asosyal damgası- uyguluyor olabilirler. Yani sorun paylaşımcıda değil; onun varlığının, ofis çalışanı arkadaşlarının sahte mutluluk aynasını çatlatmasında aranabilir.
Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli.💬✨
1 yorum