Suşi masasında statü savaşı: Bir kredi kartı ekstresi izinde “anne terliği”
Kızımın kredi kartı ekstresindeki uçuk harcamaların peşine düştüm; karşıma suşi restoranları ve “soda fakir işi” diyen bir görgüsüzlük çıktı. Statü zorbalığı ve bir annenin duruma müdahale ediş hikâyesi:
Son zamanlarda kızıma kullanması için verdiğim ek hesap kredi kartında uçuk harcamalar görmeye başladım. Bir baktım neye harcama yapmış bu çocuk diye; tamamı kahve zincirleri, lüks sayılabilecek bazı kafe ve restoran gibi yerlere gitmiş.
Önce fazla sıkmamak için küçük uyarılar yaptım. Malum, insan anne olunca çocuğunun hiçbir şeyden mahrum kalmasını istemiyor.
Hayat şartları eskisi gibi değil ama yine de benim yaşadığım, gördüğüm, tattığım lezzetlerden, yavrumun eksik kalmasını hiç istemem.
Çocuk merak etmiş gitmiş Fransız bilmem ne tatlısı yemiş. Etmez mi, eder tabii
Eder etmesine de fiyatı 1700 TL olursa, burslu okuyan bir çocuğun bizim gibi normal gelirle çalışan bir aile için sürekli karşılanabilecek bir bedel değil bu.
Tatlı yemenin lüks olduğu bir dünyada…
Altı üstü küçücük bir tatlı yemenin sorun haline gelmesi, bizim yarattığımız bir problem değil. Bu da ayrı konu da esas sorun başka; harcadığı kalemlerdeydi.
Mesela benim çocuğum balık sevmez. Suşi’yi ağzına sürmez. Ama ne hikmetse son bir ayda haftada 2-3 kez suşi restoranına gitmiş ve bütün parasını bir Uzakdoğu restoranına dökmüş.
Sebebini anlayamadım, sadece “Sen suşi sevmezdin, ne oldu?” diyerek durumun farkında olduğumu hissettirdim, “Yedim işte” dedi sıkılarak. Zorlamadan izlemeye çekildim.
Sahil kasabasındaki ilahi mesaj: “Soda mı, fakir misin sen?”
Bayram tatilini bahane edip iki gün anne-kız bir yere kaçalım dedim, arkadaşlarıyla olmak istediğini söyledi.
Aldım bir bilet, tek başıma bir sahil beldesine attım kendimi. Düşünmeye ihtiyacım vardı.
Kızım başarılı bir öğrenci. Özel bir okulda tam burslu okuyor. Buna rağmen iki kişi çalışıp çocuk okutmak imkânsızı başarmak gibi. Ama uğraşıyoruz.
Lafı uzatmayayım, bir bayram tatilini daha düşüncelerden uzakta geçiremiyor olmanın sıkıntısıyla bir kafeye oturdum.
Küçücük, butik bir kıyı kafesi. Birazdan yan masaya kızımdan birkaç yaş büyükçe bir genç kız, annesi ve yanlarında teyze-hala gibi üç kadın geldi.
Bir de sevimli bir bulldog köpekleri var; suratı asık, tatlı mı tatlı; yorgunca yatıverdi benim masanın yanına.
Bunlar geldi oturdular, anne “Türk kahvesi içelim mi?” dedi. Kız bir anda “Ne Türk kahvesi ya, yaşlı içeceği” diye cevap verdi.
Anne bozulup “Ne alakası var Türk kahvesinin yaşlılıkla” diye tepki verince bir anne olarak kadınla empati yapasım geldi o an.
Kadının kızına “Sen ne içeceksin peki?” sorusuna aldığı “Limonlu soda” cevabına verdiği tepki ise bütün empati duygumu darmaduman etti. Kadın ne dedi biliyor musunuz? “Soda mı, fakir misin sen?”
Görgüsüzlüğün filtresi: “Yaşlı” kahvesi ve “ananaslı pizza” huysuzluğu
Görgüsüz insanlara da pek benzemiyorlardı da o konuşmaları bir duysanız:
Yiyecek-içecek kültürüne dair bir şey bilseler ne güzel ama yok. O kahveyi içen, şu yemeği yiyen “üstün insan” bunlara göre.
Neye neden bu kadar para ödediklerinin bile farkında değiller. Kız bugün ananaslı pizzasını yiyememiş de o yüzdenmiş huysuzluğu, sevsinler…
Bizim 40 yıl hatırı olan kahvemiz de yaşlılık kotasına takılmış hale bak.
Zor bela yudumladığım kahvem boğazıma dizildi. Suratı asık bulldog köpeği kalkarken gözlerini bana çevirip bakınca elimle sevip “Çok haklısın canım, gerçekten çok sıkıcı bir ailen var” dedim içimden.
Otele dönüp bu ilahi mesajlardan çıkardığım sonuçla kızımın başına gelenlerin benzer nedenlerle olduğundan emin gibiydim.
Yüzleşme: “Ay zavallı” demesinler diye aç kalmak
Döner dönmez kızımı alıp bir kafeye götürdüm. Direkt girdim konuya: “Türk kahvesi söyleyeceğim, sence yaşlı kahvesi mi? Yanına da bir tane soda isteyeyim ama soda fakir içeceği mi yoksa?” dedim.
Güm güm girince konuya ben; “Off anne yaa, gene anladın değil mi her şeyi?” dedi utanarak. Evet dedim anladım, haydi anlat bakalım…
“Arkadaşlarım kötü niyetli değil aslında” dedi. “Okul çıkışı yemeğe gidiyoruz, ‘Ben suşi sevmem’ deyince inanmıyorlar. Onlara göre insanın suşi sevmemesi için parasızlıktan başka sebebi olamaz.
‘Hadi gel ya, biz ısmarlarız’ diyorlar. Onlar gibi giyinmiyorum, bir de bursluyum ya. Her zevkimi paraya bağlıyorlar.
Anne bunlar köfte ekmek beğenmiyorlar. Kim bilir içinde ne eti vardır diyorlar. Sosyete börekçisine bile burun kıvırıyorlar; karbonhidrat şokuymuş!
Bazen okulun oradaki simitçiden gevrek simit çekiyor canım, görüp de ‘Ay zavallı’ demesinler diye alamıyorum.
İşte bu parasızlık etiketi yüzünden bütün paramı harcayıp bir de aç kalıyorum bazen.
Ama ‘hiç kimseye bir şey ispatlamak zorunda değiliz’ nutku atmayacaksın değil mi, ‘anne terliğine’ razıyım” dedi.
Mutlu Son: Kimseye Bir Şey İspatlamak Zorunda Değiliz
Derin bir “oh” çektim. “Anne terliği” esprisini öğretebildiğimiz kızımız çok şükür ki içine düştüğü bu durumun ne kadar saçma olduğunun farkındaydı ve kurtulmak istiyordu.
“Peki nasıl uzaklaşacağım?” diyecek oldu, “Annem okuldan sonra direkt eve dönmemi istiyor diyeceksin, bu kadar” dedim. İkimiz aynı anda “Kimseye bir şey ispatlamak zorunda değiliz” dedik senkronize ve güldük.
İşte bir kart ekstresinin izini sürüp kızımı çevre baskısından, statü zorbalığından kurtarma hikayem böyle: Bazen bir “anne terliği” yemek, yüzlerce liralık suşi’den çok daha iyidir çocuklarımız için…
Bir sosyoloji notu: Giddens ve bir fincan kahvenin küresel hikâyesi
Paylaşımcımızın kızının o masada yaşadığı “suşi mi, kahve mi?” ikilemini sadece bir kuşak çatışması olarak görmek eksik kalabilir. Sosyolog Anthony Giddens, kahve içmek gibi basit bir eylemin aslında ne kadar karmaşık bir sosyolojik ağ olduğunu üç temel noktada açıklar; tıpkı bu hikâyedeki gibi:
Simgesel Değer ve Törensellik:
Giddens’a göre kahvenin tadından çok, onun etrafında kurulan törensel yönü önemlidir. Batı’da güne başlama ritüeli olan kahve, bizim kültürümüzde “kırk yıl hatır” ve “kahve falı” gibi derin toplumsal etkileşim simgeleri taşır. Kimilerinin Türk kahvesinin “yaşlı işi” olarak kodlanması, aslında bir geleneğin simgesel değerini reddedip, yerine modernitenin (suşi gibi) yeni simgelerini koyma çabası gibidir.
Toplumsal Kabul ve Uyarıcı Etki:
Kahve, uyarıcı ve alışkanlık yaratıcı etkisine rağmen toplumca meşru kabul edilen bir maddedir. Ancak Giddens’ın vurguladığı gibi, bazı toplulukların buna karşı duruşu bile başlı başına bir sosyolojik ilgi alanıdır. Yani neyi içtiğimiz kadar, neyi içmediğimiz de kimliğimizin bir parçasıdır.
Küresel Ekonomik Bağ:
Bir fincan kahve içen biri, dünyanın en zengin ve en yoksul bölgelerini birbirine bağlayan devasa bir ekonomik zincirin parçasıdır. Kahve yoksul ülkelerde üretilir, zengin ülkelerde tüketilir. Genç kızın “parasızlık etiketi” yememek için suşi restoranına gitmesi, aslında bu küresel tüketim zincirinin alt basamağında görünmeme, o “zengin ve seçkin” tüketiciler kümesine dahil olma çabası olarak da yorumlanabilir.
Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli. 💬✨
Yorum gönder