Konserve sofrası ve şoka sokan flört!

Yakınlarımla paylaşmaktan utandığım ama kendi başıma da çözemediğim ağır bir sorunum var: Erkekler tarafından maddi ve manevi olarak sömürülmek. 29 yaşında, güçlü bir kadın olarak, neden sürekli “verici” taraf olduğumu ve son yaşadığım o akıl almaz “konserve sofrası” skandalını anlatıyorum. Belki siz nerede yanlış yaptığımı söylersiniz…

Neden hep ben sömürülüyorum?

Orta gelir grubunda, iyi bir mesleği olan, genç bir kadınım. İlk evliliğimden mutsuz ayrılalı dört yıl oldu. O zamandan beri yaşadığım tanışma evreleri hep aynı noktada düğümleniyor: Maddi istismar.

Yalnız yaşamayı sevmiyorum; bir ailem, çocuklarım olsun istiyorum. Ancak ne zaman birine şans versem, olay benim para harcadığım, konforumdan sunduğum ama karşı taraftan zerre ihtimam görmediğim bir sömürüye dönüşüyor.

İşin garibi, karşımdakinin maddi durumu benden kat kat iyi olsa bile senaryo hiç değişmiyor.

Trafikte başlayan o “tatlı” tesadüf

Geçtiğimiz aylarda ofis çevresinden uzaktan tanıdığım biriyle iş çıkışı rastlaştık. Arabası bakımdaymış. Rica etti, onu metroya bırakırken inanılmaz bir sohbetin içinde bulduk kendimizi.

Yolumuzun üstü diye evine kadar bıraktım; o kadar nazik, o kadar “gurme” edasıyla yemeklerden, dekorasyondan bahseden biriydi ki, sanki kırk yıldır tanışıyor gibiydik.

Evinde tadilat olduğunu, dışarıdan yemekten bıktığını anlatınca dayanamadım; “Haydi, gel bizde yiyelim” dedim.

Bitmeyen tadilat ve artan yakınlaşma

Arkadaş grubumuzla başlayan o akşam yemekleri, zamanla baş başa görüşmelere evrildi. Tadilat bir türlü bitmiyor, o benden lojistik ve insani her tür desteği alırken yavaş yavaş “Aşık olma ihtimalim var” gibi flörtöz sinyaller veriyordu.

Ancak içime sinmeyen bir şey vardı: İki aydır evimde mükellef sofralar hazırladığım, en sevdiği yemekleri yaptığım bu adam; öğle arası bir-iki kahve ısmarlamak dışında elini cebine atmıyordu.

Kendimi “Pahalı restoranlara gerek yok” diye ikna etmeye çalışsam da, bu “tek taraflı yatırım” canımı sıkmaya başlamıştı.

Beklenen davet: “Bay Gurme”nin teşekkür yemeği”

Nihayet tadilat bitti ve beni evine “teşekkür yemeğine” davet etti. Şık bir akşam, özenli bir sofra beklerken içeri girdiğimde şoka uğradım.

Salon sehpasının üzerinde birkaç konserve soğuk meze duruyordu. Ana yemek olarak ise salça içinde yüzen, özensiz patlıcanlar geldi. Ama asıl skandal başkaydı: Dolaptaki bitmiş haydari kabının içine yoğurt ekleyip çoğaltmaya çalışması, parçalanmış peynir kırıntılarını “Bunlar da bitsin bari” diye tabağa koyması…

Beceriksizlik değil, açıkça saygısızlık

Mutfak âdabı hakkında gurme gibi konuşan o adam gitmiş; yerine üzerinde domates çekirdekleri yapışmış bir tişörtle, beni zerre sallamayan biri gelmişti.

Kendi içeceğini bana sormadan kadehime doldururken aslında şu mesajı veriyordu: “Sana emek vermeyeceğim.” Sofranın basitliği değil, o özensizlik ve rahatlık beynime balyoz gibi indi.

Meğer o akşamın asıl bombası uğurlarken gelecekmiş.

“Seni de beslerim ne olacak!”

Kapıdan çıkarken sırıttı ve dedi ki: “Çok bir şey yemedin, beğenmedin galiba. Bundan sonra yemekleri sende yiyelim bari!” İşte o an her şey netleşti. Bu bir beceriksizlik değil, sırtımdan geçinme planının ilk adımıydı.

Normalde hazırcevap değilimdir ama o an içimdeki öfke dile geldi: “Olur tabii, evde bir sürü kedi besliyorum, seni de beslerim ne olacak?” dedim gülerek.

Yüzü kıpkırmızı oldu. Utanma duygusunun kırıntısı kalmış olacak ki, o geceden sonra bir daha görüşmedik.

Değerli olmak için kötü mü davranmak gerek?

Şimdi kendime soruyorum: Güçlü ve özgüvenli olmak, birine yardım etmek neden bizi değersizleştiriyor? İnsanları mutlu etme çabamız niye sömürü olarak geri dönüyor?

Kız arkadaşlarım “Kendine değer vermelisin” diyor ama ben nerede hata yapıyorum? İyilik yapmak bizi neden “enayi” konumuna düşürüyor?

Mutlu bir ilişki için ille de “zor kadın” rolü yapıp karşıdakini süründürmek mi gerekiyor?

Bir bilen varsa anlatsın lütfen…

Sosyoloji Notu: Duygusal Emek ve Bakım Emeği (Arlie Hochschild)
İlişkilerde yaşanan bu sömürü, sosyolojide “Duygusal Yönetim” (Emotion Work) ve “Görünmeyen Emek” kavramlarıyla açıklanabilir. Arlie Hochschild’in teorileri bize gösterir ki; bir ilişkide sofrayı kuran, ambiyansı yaratan ve karşı tarafın konforunu düşünen taraf, aslında yoğun bir mesai harcar. Karşı tarafın bu emeği “ilişkinin doğal akışı” sanıp sömürmesi, kadının sunduğu bakım emeğinin değersizleştirilmesidir. Karşınızdaki kişinin -Bay Gurme- bu emeği bir “hak” olarak görüp zerre ihtimam göstermemesi, duygusal sermayenin açıkça gasp edilmesi olarak göze çarpıyor. Dolayısıyla “Zor kadın” olmak değil, bu emeğin sınırlarını çizmek, daha hakkaniyetli bir ilişki olarak görülebilir.

Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli.💬✨

Yorum gönder

GÖZDEN KAÇMASIN