Müşterisi olduğum dükkânın elemanı oldum!

Erken yaşta statü kaybı yaşayan kadının zorlu hayatı

49 yaşında, üniversite mezunu, hayatı boyunca liyakate inanmış birinin; yıllarca müşterisi olduğu dükkânda koli taşımak zorunda kalışını hiç düşündünüz mü? 80’lerin “oku ve kurtul” düsturuyla büyüyen, ancak 35’inde “yaşlı” ilan edilip sistemin dışına itilen koca bir kuşağın sessiz hikâyesi bu. Orta yaş işsizliği, liyakat sorunu ve ekonomik kriz, kuşaklara nasıl fatura ediliyor?…

Giderek her şeyimi kaybettiğimi hissediyorum. Hissetmekle kalmıyor, bunu her sabah ağrıyan kemiklerimde yaşıyorum.

Önce işim, sonra ekonomik güvencem, şimdi ise yıllarca emekle kurduğum evim…

Her şey avuçlarımın arasından kayıp gidiyor ve tutmak için gösterdiğim çabanın ağırlığı artık omuzlarımı çökertiyor.

Görünmez bir kalabalığın sessiz yıkımı

Evet, dünya düzeninin vahşice değiştiğini biliyorum. Savaşlar, küresel krizler, yerel sarsıntılar hepimizi bir yerinden yakalıyor.

Ama bir farkla; biz bu krizin içinde sadece ekonomik olarak değil, kimliksel olarak da eziliyoruz. Medyada gençlerin işsizliği ya da emeklilerin çaresizliği artık bir “hava durumu” sıradanlığıyla anlatılır oldu.

Fakat benim gibi yaşadığı yıkımı kimseye anlatamayan, sessiz ve devasa bir kalabalık var: Çocukluğunu 80’li yıllarda yaşamış olan bizler. Ne bir gelecek umuduna tutunabilecek kadar genç, ne de dünyadan elini eteğini çekecek kadar yaşlıyız.

Kültürel mirasın çöküşü: “Oku ve kurtul” yanılsaması

Bugün 49 yaşıma giriyorum. Üniversite mezunu, orta düzey memur bir ailenin çocuğuyum. Ailemin öğrettiği “kültürel sermaye” ile büyütüldüm; yani “iyi oku, mesleğini eline al, dürüst ol, gerisi gelir” denilen o görünmez mirasla…

Annem ve babamın emekli ikramiyesiyle alabildiği o küçücük evden başka bir sığınağım yok. Şimdi o ev kirada.

Eskiden o kira gelirini aile içinde en çok ihtiyacı olana verirdik, o zamanlar “mutluluk” denilen bir dengemiz vardı. Şimdiyse kardeşlerim bile o üç kuruşluk gelirin hesabını tutar oldu.

Yoksulluk, maalesef sadece cüzdanları değil, hatıraları da kirletiyor.

35 Yaş: Sistemin koyduğu “son kullanma tarihi”

Okulumu bitirdikten sonra yaklaşık on yıl boyunca, o zamanlar “liyakat” dediğimiz şeyin bir karşılığı vardı. Güvenli bir çalışma hayatım oldu.

İşsiz kalsam da iş bulamama korkusu taşımazdım. Fakat belli bir yaştan sonra sanki bir son kullanma tarihimiz varmış gibi kapının önüne konulduk.

35’inden sonra “yaş sınırına” takılmak, en verimli çağında sistem tarafından “çöp” kategorisine itilmek… İşte asıl kırılma burada başladı.

Müşterisi olduğum dükkânda bir eleman

Şimdi ise en ağırı başımıza geldi; artık mesleklerimiz de yok hükmünde. İki çocuğum var ve hayatımın hiçbir döneminde bu kadar çaresiz hissetmemiştim.

Bunca yıldır müşterisi olduğum, kapısından içeri girerken “saygın bir birey” olarak karşılandığım o mahalle dükkânının elemanı oldum artık.

Çalışmakta, ekmek parasını kazanmakta asla sorun yok; ama 49 yaşında, o dükkânda sırtımda dev kolileri taşırken ruhumun nasıl eğildiğini kimseye anlatamıyorum.

Sınıfsal bir enkazın altında kalmak

Bizler basit bir statü kayması değil, resmen bir “sınıfsal enkaz” yaşıyoruz. Etrafım evinden barkından olan, eşyalarını satıp bir gecede ortadan kaybolan, “yaşlısın” denilerek yeni beceri edinme kapıları yüzüne kapanan insanlarla dolu.

Üniversite mezunu arkadaşım geçinmek için ev temizliğine gidiyor. Bir başkası garsonluk yapıyor. Ayıp olan temizlik-garsonluk yapmak değil, liyakatli bir ömrün sonunda toplumun bizi getirdiği bu noktanın sorgulanamıyor olması.

Hesaplanamayan bir gelecek

Biz, 80’lerde çocuk olup “oku ve kurtul” hasabına en çok inananlardık. Hiçbir torpil olmaksızın mesleğinde başarılı olanlar, kimseye husumet beslemeden büyütülenler, 35’inde emekli edilmeden “emeklilik hayatına” mahkûm edilenleriz.

Makarnanın 30, domatesin 200 liraya çıkacağını; diploma ve emeğin bu kadar değersizleşeceğini öngöremeyen saf kalabalığız.

Hani biz bu ülkenin çatısının ana parçalarıydık? Şimdi o parçalar çürüyor. Altında sadece biz değil, koca bir toplum kalacak. Enkazın altından sesleniyorum ama sesimi kimseye duyuramıyorum:

Gerçekten soruyorum; suçlu biz miyiz, yoksa bize bu hayali satan sistem mi?

Sosyolojik bakış: “Sessiz bir sınıfın enkazı”

Bu yazı, sadece bireysel bir mağduriyet hikâyesi değil; sosyolog Pierre Bourdieu’nun “kültürel sermaye” ve “habitus” kavramlarının günümüz ekonomisindeki dramatik çatışması olarak göze çarpıyor.

80’li yılların “oku ve altın bileziğini koluna tak” düsturuyla büyütülen bu kuşak, aslında en büyük yatırımı liyakate ve eğitime yapmıştı. Ancak günümüzün “akışkan modernitesinde” -Zygmunt Bauman- bu sabit değerler geçerliliğini yitirmiş durumda görünüyor.

Yazıda anlatılan “müşterisi olduğu dükkânda eleman olma” durumu, sosyolojik literatürde “statü kayması” ve “sosyal düşüş” olarak tanımlanabilir.

Kişinin yıllarca emekle inşa ettiği toplumsal kimliğinin, ekonomik dalgalanmalar altında ezilerek “yok hükmünde” sayılması, sadece bireysel bir ekonomik kriz değil, toplumun omurgasını oluşturan orta sınıfın sessizce çürümesi.

49 yaşında “yaşlı” sayılan ama emekli edilmeyen bu kitle, sistemin dışında bırakılan yeni bir “görünmez sınıf” yaratmakta olduğu düşünülebilir.

Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli... 💬✨

Yorum gönder

GÖZDEN KAÇMASIN