Uzaklaşan bir evlilik mi, özgürlük mü demeliyim?
Üniversite yıllarında başlayan aşkımız, yerini sessizlik ve aldatılma şüphesine bıraktığında; bir hastane bahçesinde tanıştığım o yabancı kadın tüm hayatımı sorgulattı.
Üniversitenin o cıvıl cıvıl yıllarında, kampüsün çimlerinde el ele tutuşup “dünyayı biz dize getireceğiz” dediğimiz o adamla, bugün aynı masada iki yabancı gibi yemek yiyoruz.
Sıfırdan, tırnaklarımızla kazıyarak inşa ettiğimiz bu konforlu hayat; lüks eşyalar, iyi bir semtteki ev ve prestijli okullarda okuyan bir çocuk…
Meğer tüm bunlar benim ruhumun yavaş yavaş gömüldüğü o pırıltılı hapishanenin tuğlalarıymış.
40’lı yaşlarımın sonuna geldim.
Fakat 12 yaşındaki oğlumun büyümesini gururla izlerken, içimdeki o neşeli ve özgür kadının sessizce kaldırılan cenazesini fark edemedim.
Son beş yıldır evimizin içindeki sessizlik, en gürültülü kavgadan daha yorucu bir hal aldı. Eşimin “iş yoğunluğu” bahanesiyle dışarılarda geçen belirsiz saatleri…
Eve geldiğinde buz gibi bir “selâm”ın ardından telefonuna gömülmesi… Ayrı odalarda, ayrı dünyalarda tüketilen o verimsiz zamanlar…
Kalbim “aldatılıyorsun” diye avazı çıktığı kadar bağırıyor.
Zihnim ise inşa ettiğimiz bu düzeni, çocuğumun düzenini ve alışık olduğum ekonomik konforu korumak için beni her defasında susturuyor.
Gece yarısı gelen o şüpheli mesajlar, benden kaçırılan ekranlar, gizli saklı yapılan telefon konuşmaları… Hepsini görüyorum ama kendime itiraf etmek, o yıkımı başlatmak demek.
Bu yüzden kendimi “mutlu olmalısın, bak her şeyin var” yalanına ikna etmeye çalışıyorum. Aslında her gün biraz daha eksiliyorum.
“Aradığınız kocaya şu anda ulaşılamıyor”
Geçen akşam ise hayatın o en çıplak gerçeğiyle, babamın ani rahatsızlığıyla sarsıldım.
Acil servisin o keskin dezenfektan kokulu soğuk koridorlarında, sedyenin başında çaresizce beklerken ilk refleksim ona sığınmak oldu.
Elim titreyerek telefona gitti. Defalarca aradım. Ama her zamanki gibi o ironik ve ruhsuz telesekreter sesiyle karşılaştım: “Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor.”
Hayat arkadaşım, en iyi dostum, “sıfırdan hayatı beraber sırtladık” dediğim adam; hayatımın en zor, en korku dolu gecesinde kapsama alanı dışındaydı.
Hem fiziksel olarak yoktu, hem de duygusal olarak çoktan göçüp gitmişti hayatımdan.
Babamın durumu doktorların yoğun çabasıyla sabaha karşı kontrol altına alındığında, içimdeki o zedelenmiş kadınlık onuru ve yalnızlık hissiyle kendimi hastane bahçesine attım.
Ciğerlerime dolan o serin sabah havası bile boğazımdaki düğümü çözmeye yetmiyordu.
Elimde kâğıt bardaktaki acı kahveyle, bir bankın köşesine ilişilmiş yaşlıca bir kadının yanına oturdum. Başında yazması, gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş. Ama bedeni, elleri, kolları sanki dünyayı sırtlamışçasına kocaman ve dimdik duran bir kadındı bu.
“Geçmiş olsun,” dedim fısıltıyla. 55 yıllık eşini bekliyormuş acilde. Salgından beri toparlanamayan, beş yıldır nefes almak için çırpınan bir adamın bitmek bilmeyen nöbetlerinden biriymiş bu.
55 Yıllık bir işkencenin anatomisi
Ona teselli vermeye, “umudunuzu kesmeyin, Allah’tan ümit kesilmez” demeye yeltendim. Ama o sustuğunda, asıl hikaye başladı.
Kadın anlatmaya başladığında kanımın çekildiğini hissettim. “Çok çektirdi bana,” dedi yaşlı gözlerinden birer damla daha süzülürken. 55 yıl…
Dile kolay, bir ömür. İçip içip dövmüş kocası onu. Hem kadını, hem çocuklarını. Şiddetin her türlüsünü, ihanetin en aşağılık olanlarını görmüş.
Şaşkınlıkla sordum:
“Peki neden? Ekonomik bir zorunluluk muydu sizi bu cehennemde tutan?”
Kadın acı bir tebessümle yüzüme baktı. “Hayır kızım,” dedi,
“O bir gün bile çalışmadı ki. Hepsine ben baktım, evi ben geçindirdim, çocukları ben okuttum. Ama akrabalar ne düşünür, el âlem “boşandı” der diye cesaret edemedim ayrılmaya. Çocuklarım ‘ayrıl anne’ dediler de ben âlemin sözünü kendi canımdan üstün tuttum.”
Şimdi ise o adam içeride son nefesini vermeye çalışırken, kadın başında bekliyor, ona bakıyormuş.
Adam sürekli “hakkını helâl et” diye fısıldıyormuş kulağına. Kadın ise “helâl olsun” diyormuş. Ama tam olarak içinden gelerek değil, sadece bir alışkanlık, bir merhamet kırıntısıyla…
O an anladım ki; karşımda duran bu kadın, benim 20 yıl sonraki halimin ete kemiğe bürünmüş haliydi.
Eğer şimdi susmaya devam edersem, belki ben de bir gün, ruhumu parça parça eden bir adamın başında o sahte helâlliği verecektim.
Uyanış: “Belki de kendi hayatını yaşama vaktin gelmiştir”
Dayanamadım. O nasırlı ellerini tuttum.
“Siz çok acı çekmişsiniz,” dedim. “Ama artık gerisi Allah’ın takdiri. Elinizden geleni, hatta fazlasını yapmışsınız. Belki de artık sizin sadece kendiniz için nefes alma, kendi hayatınızı yaşama vaktiniz gelmiştir. Bu kadar yük etmeyin kendinize.”
Kadın bir an durdu, başını kaldırıp ilk kez gerçekten gözlerimin içine baktı.
O an gözlerinde bir uyanışın, bir kabullenişin parıltısını gördüm. “Gelmiştir belki de değil mi?” dedi sesi titreyerek.
Kendi evinin olduğunu, emekli maaşının yettiğini, hatta kirada bir evi bile olduğunu fısıldadı kendine bir zafer ilanı gibi. Bunca yıl o güce sahipmiş ama o gücü kullanacak cesareti hiç bulamamış.
Vedalaşırken sırtını sıvazladım, o gece o banktan sadece bir kadın değil, ağır bir yük kalktı.
Gerçek bir yüzleşme, gerçek bir cesaret
Sabahın ilk ışıklarıyla babamı eve götürdüm. Eve girdiğimde telefonuma bir mesaj düştü: “İş yerinde sabahlayacağım, çok yoğunum, merak etme.”
Aranan ama hiçbir zaman ulaşılamayan o adamdan gelen, ruhsuz, bayat ve artık beni incitemeyecek kadar ucuz bir yalan daha…
O an aynaya baktım. 55 yıl boyunca el alem ne der diye mutsuzluğa mahkûm olan o kadının aynadaki yansımasını kırmak istedim.
Çocuğumun sağlığı ve mutluluğu için “mutsuz bir anne” modeli sunmak, ona yapılacak en büyük haksızlıktı.
İnşa ettiğimiz o sahte konfor alanının huzurundan vazgeçmek, bitmiş bir sevgiyi, çiğnenmiş bir onuru yeniden inşa etmeye çalışmaktan çok daha haysiyetliydi.
Şimdi ihtiyacım olan tek şey; o hastane bahçesindeki kadına söylediğim cümleyi kendi hayatımın manifestosu yapmak: Artık kendi hayatımı yaşama vaktim geldi.
Çünkü sabah oldu, güneş doğdu ve ben artık kapsama alanı dışındaki o adamı aramaktan vazgeçtim.
Kendi sesimi, kendi gücümü duymaya başladım.
Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli.💬✨
Yorum gönder