28 yaşında bir gencin bakliyatla hayatta kalma imtihanı!

Bekar hayatı ve dayanışma

28 yaşında işsizlikten bekâr evine, mutfak acemiliğinden bakliyat ustalığına uzanan ilham verici bir hayatta kalma hikayesi. Bütçe dostu, pratik ve sağlıklı yemek sırlarıyla dolu bir dayanışma öyküsü.

Üniversite kapısından o süslü diplomayla çıktığımda, dünyanın önümde diz çökeceğini düşünmüyordum. Ama umutsuz da değildim.

Gerçek dünya ise “Biz sizi ararız” cümlesinin soğukluğunda gizliymiş.

Dile kolay, tam dört koca yıl boyunca iş bulamadım. 28 yaşına gelmişim, akranlarımın çoğu eli ekmek tutmuş, kariyer basamaklarını ikişer üçer çıkıyorlardı.

Bense bin bir emekle beni büyüten anne babamın gözünün içine mahcubiyetle bakıyorum.

Ne istediğim gibi gezebildim ne doğru düzgün bir sosyal hayatım oldu. Ekonomik zorlukların dibini sıyıran ailem bir gün bile bana kendimi kötü hissettirmedi.

Başvurularımın cevapsız kalışına, mülakatlardan boynu bükük dönüşüme benimle birlikte üzüldüler.

Ama en ağırı neydi biliyor musunuz? Bu yaşta hâlâ “Anne, 100 lira verebilir misin” demek zorunda kalmak.

Yeşilçam tadında bir yalan: “İş buldum anne!”

Eğitimime uygun bir iş bulana kadar her şeyi yapmaya razıydım. Ama bizimkiler, “Biz seni garson olasın diye mi okuttuk?” diyerek barikat kurdular.

Garsonluğu küçümsediklerinden değil, emeğimin karşılığını alamayacağımdan korkuyorlardı. Fakat o vicdan yükü öyle ağırdı ki, onları dinlemedim.

Sabahları “Mesleğimle ilgili küçük işler çıktı” diyerek evden çıkıyor, gizli gizli paket servis elemanlığı, part-time garsonluk yapıyordum.

Tam bir Yeşilçam kahramanıydım: Akşam eve yorgun argın dönüp “Kariyerim için çok verimli bir gündü” yalanını söylüyordum.

Sorun bende değildi, biliyordum. Okul arkadaşlarımın çoğu aynı “umutsuz ev gençleri” modundaydı.

Şirketler ise klasik bir çıkmaz sokağın bekçisi gibiydi: “Genç olsun, ucuz olsun ama on yıllık tecrübesi olsun.”

Oley be, sonunda benim de bir işim var!

Hayatımın diplerinde gezinirken, bir sabah gelen o e-posta her şeyi değiştirdi. İstediğim pozisyon için mülakata çağrılıyordum. Tek sorun, işin İstanbul’a komşu başka bir şehirde olmasıydı. Bir saniye bile düşünmedim.

Kabul edildiğimde içimden koca bir “Oley!” çektim. Artık benim de bir kartvizitim olacaktı!

Tabii her şey iş bulmakla bitmiyordu. Ev tutmak, eşya almak koca birer dağdı önümde. İmdadıma yine ailem yetişti; ihtiyaç kredisiyle bana sevimli, küçük bir bekâr evi tuttular. Taksitleri ben ödeyecektim, sonuçta artık “beyaz yakalı” bir profesyoneldim.

Doğduğum şehirden uzakta, tek başıma, deliler gibi çalışmaya başladım. Ama hayatın karşıma çıkaracağı en büyük sınavın “açlık” olacağını hiç tahmin etmemiştim.

Mutfaktaki “anasının kuzusu” ve bozulmaya başlayan sağlık

Kredi taksitleri, kira, faturalar derken cüzdanım ayın ortasında beyaz bayrak çekiyordu. Ama asıl sorun başkaydı: Ben yemek yapmayı bilmiyordum.

Annem beni öyle bir “el bebek gül bebek” büyütmüştü ki, 28 yaşımda makarna haşlamayı bile yeni öğrenmiştim.

İş yerinde tabldot kalkıp yemek kartına geçilince felaketim mühürlendi. Yemek kartındaki bütçe, dışarıdaki pahalılıkla yarışamıyordu. Kart, ayın yarısında “yokum” diyordu.

Mesai arkadaşlarım evden yemek getiriyordu. Bense her gün tost, sandviç veya lavaş arası peynir-domates. İnanın bazen bir kalıp peynir alırken bile içim cız ediyordu.

Arkadaşların getirdiği sarmalara içim gidiyordu. Ama onlara “Tostumdan ısırır mısınız?” diyemediğim için ikramlarını geri çevirmek zorunda kalıyordum.

Akşamları evde hazır kemik sularıyla yaptığım uydurma bulamaçlarla karnımı doyuruyordum.

Aileme ise telefonda “Buzdolabım ağzına kadar dolu, her gün dört çeşit yemek yiyorum” diye yalanlar uydurmaya devam ediyordum.

Sonunda vücudum isyan etti. Cildim bozuldu, çarpıntılarım başladı. Doktorun karşısına geçtiğimde trajikomik bir tavsiyeyle karşılaştım: “Bir süre kırmızı et yemeyin.”

İçimden “Aman doktor hanım, eti kim kaybetmiş ki biz bulalım!” demek geçse de jeton düştü: O hazır kemik suyu bulamaçları beni zehirlemişti.

Bakliyatlarla ilk randevu ve düdüklü tencere korkusu

Doktorun “bakliyat ve sebze” reçetesiyle soluğu üç harfli marketlerden birinde aldım. Mercimek, kuru fasulye, nohut ne varsa sepete attım. Ama bir sorun vardı; bunları nasıl pişirecektim?

Birkaç gün o paketlerle buzdolabında sadece selâmlaştık. Sonunda korku duvarını aşıp mercimeği haşladım. İnternetteki tarifler bana “atomu parçalamak” gibi gelince, haşladığım mercimeği öylece yoğurtla karıştırıp yedim.

Vay canına! Bu kadar doyurucu ve lezzetli olabileceğini hiç düşünmemiştim. Yanına bir de kıvırcık salata… Tamam dedim, kurtuluş reçetemi buldum! Bir de düdüklü tencere edindim.

Apartmanı patlatma korkusunu aştıktan sonra bütün bakliyatları haşlayıp poşetlere doldurarak dondurucuya attım. Artık evde bir “bakliyat imparatorluğu” kuruyordum.

“Kısır ama tam kısır değil” ve ofis zaferleri

Sonra lezzeti çeşitlendirmeye başladım. Haşlanmış bakliyatlarıma susam, çörekotu, bulabilirsem ceviz ve zeytinyağı ekliyordum.

İş yerine götürdüğümde bir ablamız, “Bunca yıldır yemek yaparım, mercimeği böyle sade ve güzel yapmak aklıma gelmemişti” deyince tam gaza geldim.

Sonra “uydurma kısır” yapmayı öğrendim. Bulguru salçayla ıslatıp içine el rondonla ne varsa rendeledim: Havuç, kırmızı lahana, maydanoz… Arkadaşlarım “Kısır böyle yapılmaz ama tadı efsane!” diyerek tabağı süpürüyorlardı.

Haşlanmış meyvelerden yaptığım hoşafları şişeleyip yanına ekledim. Hatta bir adım ileri gidip, kıyma yerine rondodan geçmiş mercimekle “vejetaryen köfteler” bile yaptım.

Sonuç: Bir tabak mercimekten doğan dostluk

Bu mutfak macerası sadece sağlığımı düzeltmekle kalmadı, cüzdanımı da ferahlattı.

Yemek kartımla sadece akşamları yemek almaya başladım, böylece param ay sonuna kadar yetmeye başladı. Ama en güzeli, o paylaşılan tabaklarla pekişen dostluklar oldu. Yalnızlığıma o yoğurtlu mercimekle ilaç buldum.

Biliyorum, “Ne var ki bunda?” diye dalga geçenler olacaktır. Ama göz yumurta bile pişiremeyen, vakti dar ve bütçesi kısıtlı bir mutfak acemisiyseniz, bu tarifler altın değerindedir.

Hepimize emeğimizin karşılığını aldığımız, tenceremizin kaynadığı günler diliyorum.

Afiyet olsun!

Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli.💬✨

Yorum gönder

GÖZDEN KAÇMASIN