Gırgıriye’nin hüznü: Sanat mı tüketiyoruz, statü mü?
Müjdat Gezen’in Gırgıriye müzikalinde yaşanan olaylar üzerine bir sorgulama. Sanatın iyileştirici gücü, yüksek bilet fiyatları ve izleyicinin “tüketici” öfkesi arasına sıkışan kültür hayatımız.
Gırgıriye’nin yeniden sahneleneceğini duyduğumda çocuksu bir sevinç kapladı içimi.
Yıllar sonra Çingene Baryam’ı, Güllü’yü, hem de Müjdat Gezen’in o kendine has dokunuşuyla izlemek fikri kalbimi ısıtmıştı.
İş yerindeki arkadaşlara “Hep beraber gidelim mi?” dediğimde herkes heyecanlandı.
Ancak bu sevinç, bilet fiyatlarını görene kadar sürdü. Ailecek gitmeye kalksak, bir gecede 15 bin lirayı gözden çıkarmak gerekiyordu.
Fiyatlar hepimize yüksek gelmişti ama ilginç bir şey fark ettim: Ben ve birkaç kişi dışında herkes bu parayı vermeye hazırdı.
Dürüstçe, kültür-sanat bütçemi bir geceye sığdıramayacağımı söylediğimde bir arkadaş acı gerçeği fısıldadı: “İnsanların çoğu ‘Ben kimseye gidemedi dedirtmem’ kafasında…”
İşte o an canım sıkıldı. Bir müzikale gitmek, sanattan zevk almaktan çok, birilerine karşı “yapabiliyorum” deme, yani bir gösteriş unsuru haline mi dönüşmüştü?
Sahne mi kapanmalıydı, perde mi açılmalı?
Oyunun şanssızlığı sadece fiyatı değildi. Maalesef Türkiye’yi yasa boğan okul saldırıları gününe denk geldi.
Tartışmaları biliyorsunuz. Böylesi yaslı bir günde oyunun ertelenmesi gerektiğini savunanlar ile “Show must go on” (Şov devam etmeli) diye düşünenler oldu.
Evet, sanatın iyileştirici, dönüştürücü, hatta bazen en ağır acıları protesto etme gücü vardır.
Sanatçı, en yakınını kaybetse de sahneye çıkar; bu hem sanata hem izleyiciye bir saygı duruşudur. Ancak daha sonra yaşananlar, sanatın düzeni protesto etme gücüne olan inancımı altüst etti.
Çünkü sanatın dünyayı iyileştirmesi beklenirken, düzenin “müşterisi” haline gelmiş izleyiciler, verdikleri paranın karşılığını alamadıklarını düşünerek plastik sandalyeleri havaya kaldırdı.
Oyun iptal oldu, koca bir çınar, Müjdat Gezen hastanelik edildi.
Sanat mı, defolu ayakkabı mı?
İzleyicinin konforu veya organizasyon eksikliğiyle ilgili şikayet etme hakkı elbette bakidir. Ama bunun yolu plastik sandalyeyi havaya kaldırıp yuhalamak değildir.
Sanatçıyla izleyici arasındaki en asil köprü alkıştır; sevginizi de siteminizi de onunla iletirsiniz.
Maalesef günümüzde bir sanat performansı, “defolu çıkmış bir ayakkabı” muamelesi görebiliyor.
Sahnede istediği şarkı çalınmadığında sanatçıya şişe fırlatan, bir ömürlük sanat emekçisini hasta eden zihniyet, muhtemelen o “Gidemedi dedirtmem” diyen gösterişçi tayfadan başkası değil.
Sanat halktan uzaklaşırsa…
Burada bir iğne de sanatçılara ve yapımcılara batırmak gerek. Evet, maliyetler uçmuş olabilir; bir prodüksiyonu ayağa kaldırmak bir mucize gibi görünebilir. ,
Ancak yüksek ücretler sanatı insanların gözünde “basit bir mal” haline getiriyorsa, bu yabancılaşmanın çaresini yine sanatçılar bulmalı.
Sanat, para barajlarıyla halktan uzaklaştırılırsa, izleyicinin de sanat eserine “satın aldığı bir eşya” muamelesi yapmasına şaşırmamak gerekir.
Çocukluğumuzun o mahalle kültürünü, samimi aşklarını ve sıradan insanların büyük hikayelerini anlatan Gırgıriye; 46 yıl sonra bugünün sıradan hayatlarına dokunamıyor, sadece elit bir kitlenin “check-in” malzemesi oluyorsa, ben almayayım.
Sanatın bizi tüketmek yerine iyileştireceği, alkışın gürültüden daha çok duyulacağı günlere…
Sosyoloji & Psikoloji Notu: Sanatın şifa gücü mü, maddiyatın gölgesi mi?
“Sanat, ruhun üzerindeki günlük yaşamın tozlarını siler.” — Pablo Picasso
Jung ve Ruhun Derinlikleri: Analitik psikolojinin kurucusu Carl Jung, yaratıcı süreci “ruhun derinliklerine yapılan bir yolculuk” olarak tanımlar. Ona göre sanat, bireyin kendi iç dünyasındaki karmaşayı anlamlandırmasını ve bilinçdışındaki sembollerle bütünleşmesini sağlar.
Ancak Jung’un işaret ettiği o “derinliklerde” yatan şey; insanlığın ortak acıları, umutları ve arayışlarıdır. Eğer sanatçının ruhunun derinliklerine sadece “para ve piyasa kaygısı” çökerse, ortaya çıkan eser bir “şifa” değil, sadece bir “emtia” yani ticari mal olur. Maddiyatın gölgesinde kalan sanat, ruhu özgürleştirmek yerine onu piyasanın zincirlerine vurur.Sanat terapisinden yuhalamaya:
Bugün modern psikolojide “Sanat Terapisi”, özellikle büyük travmalar ve toplumsal şoklar sonrası kullanılan en güçlü yöntemlerden biri olarak kullanılıyor.
Bir tiyatro oyunu veya bir konser, bir anlamda kolektif bir terapi seansıdır; silahlı saldırılar gibi toplumu sarsan olaylar sonrası ruhların sığındığı bir liman görevi görür.
İşte asıl trajedi tam burada başlıyor: Terapi niyetine gidilen bir performansın, “ödenen paranın karşılığı” beklentisiyle bir sert bir protesto ve yuhalamaya dönüşmesi, sadece bir etkinlik iptali olmaktan öteye gidebiliyor.
Bu, toplumun iyileşme kanallarının tıkandığının, estetik bir bağın yerini kaba bir “müşteri memnuniyeti” öfkesine bıraktığının kanıtı adeta.
Sanatın dönüştürücü gücü, plastik sandalyelerin gürültüsü altında ezildiğinde; kaybeden sadece sanatçı değil, o şifaya muhtaç olan toplumun ta kendisi oluyor maalesef.
Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli …💬✨
Yorum gönder