Bir “aylak”ın bomboş hayatı: 9 yıllık sessiz döngü
9 yıldır süren sessiz bir döngü: Gerçek hayatın içinden, iflas, yalnızlık ve her gün tekrarlanan bir aylaklık hikâyesi. ‘Ben ne yapayım?’ sorusunun peşinde, topluma ve sisteme uyum sağlayamayan bir adamın dürüst yüzleşmesi.
Her gün öğleye doğru uyanıyorum. Çayı koyuyorum. O demlenirken sosyal medyaya giriyorum. Biraz da haberler…
Aslında olup biten hiçbir şeyle ilgilenmek istemiyorum. Borsada ufak oyunlar oynamasam ne ülke ne dünya umurumda.
Kendimi bu kaostan soyutladıkça, aslında o kaosun tam ortasında, hareketsiz bir noktada durduğumu fark ediyorum.
Gündelik hayatın mekanik tekrarı: Hamster çarkı
Kahvaltı yaparken sosyal medyada abuk sabuk ne kadar video varsa hepsine bakıyorum.
Kıvrak hareketlerle twerk yapan fenomenler, yemek tariflerini izletmeye çalışan teyzeler, sürekli “ayağa kalk” diye bağıran ama kendileri yerinden kalkmayan psikologlar…
Hatta TikTok sohbet odalarında kavgaya tutuşmuş, birbirine hakaretler yağdıran o cühelâ topluluğuna kadar her şeyi tüketiyorum.
Alışveriş gerekmese veya görüştüğüm birkaç eski arkadaşım olmasa evden çıkacağım yok.
Aylar boyu böyle otursam da olur gibi geliyor. Kaslarım uyuşuyor, duruşum bozuluyor da biraz hava almaya, belki sadece hayatta olduğumu hatırlamaya çıkıyorum.
Eve geliyorum; akşam yemeği hazırlığı ve ardından dijital platformlarda ne kadar dizi, ne kadar film varsa bitiriyorum.
Artık TV platformları hızıma yetişemiyor. Sabaha karşı kanepede uyuyakalıyorum; ertesi gün aynı döngü başlıyor. Bazen bir hamster çarkındaymışım gibi geliyor.
“Tatlı serseri”den modern bir iflasa
Depresyonda değilim de hiçbir şey yapmak istemiyorum. Yapmıyorum da. Hem de tam 9 yıldır. Yapılacak bir şey de gelmiyor aklıma.
Bu halimin bütün sorumluluğu da bana ait değil; hiçbir zaman tam uyum sağlayamadım bu hayata. Ama bir zamanların “tatlı serserisi” olduğum hallerim gelince aklıma, göğsüme bir sıkıntı basıyor. Hiç böyle bir hayatı hayal etmemiştim.
Lisenin varlıklı, babası tüccar çocuğuydum. Kuralları, disiplini hiç sevmedim.
Arkadaşlarım tarafından sevilirdim. Yönetimler hariç herkesin dilinde aynı klişe vardı: “Bir çalışsa zehir gibi aklı var.”
Üniversiteye gitmeme gerek yoktu; babamın işinin başına geçtim. Arkadaşlarım okulda dirsek çürütürken ben paraya para demedim. Ama “yeni dünya” zorlamaya başladı.
Dükkânımdan alışveriş yapan insanlar internete geçti. Ne yapsam rekabet edemedim o renkli alışveriş siteleriyle. Sonra kazanç-gider uçurumu ve kaçınılmaz iflâs…
“Eski arkadaşlarla görüşmekten sıkıldım”
İşte o zamandır iki yakam bir araya gelmedi. Elimi neye atsam kurudu. Şimdi her şey boş geliyor. Zar zor o karttan o karta, borsada geçinecek kadar para çevirmece…
Kıt kanaat bir hayat. Üç kazak, iki pantolonla yaşar haldeyim. Şehir dışında okuyan oğlum arada gelmese ne evi toparlıyorum ne tıraş oluyorum.
Kimseye düzgün görünmeye çalışmıyorum çünkü kimsenin beni gördüğüne de inanmıyorum.
Eski arkadaşlardan da sıkıldım. Benim hayatım bomboş ama onların o koca şirketlerde verdiği savaş daha da boş geliyor. En sevmediğim konu da “Eee, sen neler yapıyorsun?” Bir halt yapmıyorum işte, ne yapacağım?
“Ben ticaret adamıyım bana iş verin” diye asla ayak uyduramayacağım kurumlara mı başvurayım? Daha okulda “aykırı” muamelesi görmüş adamım. Kim bana niye iş versin?
Olmayan paramla bir milyoncu mu açayım? Kirasını, vergisini nasıl ödeyeyim? Hani aylak aylak dolaşıyorum ama ben ne yapayım? Koca adam bu yaştan sonra yogaya mı başlayayım? Çocukken küçük hikâyeler yazardım; yazardım da bu saatten sonra tutup yazar mı olayım?
“Acınası” bulduğum fenomenlerle fark ettiğim şey:
Geçen gün o “acınası” bulduğum fenomenlerden birine bakıp halime şükrederken kendi kendime söylendim. Dedim “öyle ya da böyle bir ‘çaba’ içindeler en azından. Peki sen ne yapıyorsun? Senin harcadığın hayatından onlar para kazanıyor.”
İçimde hiçbir iş yapmaya dair en ufak bir heves yok. Hem bu geleceği belirsiz hayattan yoruldum, hem de aklıma yapacak tek bir iş gelmiyor. Söyleyin bana, ben ne yapayım?
Editörün Notu:
Okul yıllarından başlayan disiplin sorunu ve sonrasındaki “aylaklık” süreci, toplumsal yaşamdaki Kurum-Birey Çatışması‘na bir örnek.
Okul, bireyi toplumsal hayata hazırlayan ve belirli kurallara uymasını bekleyen ilk ciddi “kurum”dur. Okulda kimilerinin aldığı “Zehir gibi aklı var ama çalışmıyor” eleştirisi, aslında kurumun standart başarı kalıplarına -istikrar ve davranış kontrolü- girmeyi reddeden zeki bireylere vurduğu bir etiket olarak karşımıza çıkabilir. Kurumlar, kendi yapısını bozmak istemeyenleri “aykırı” veya “uyumsuz” olarak tanımlayarak dışarı itebilir.
Hikâyedeki 9 yıllık döngü; sadece bir iflasın sonucu değil, bireyin bu katı kurumsal beklentilerle (mesai, hiyerarşi, toplumsal roller) kurduğu ilişkinin kopması olabilir. Bu “toplumsal yabancılaşma” halinde birey, sistemin çarkları arasında kendine yer bulamadığında, kendi kabuğuna (evine, kanepesine) çekilerek pasif bir direnç sergileyebilir.
Bu hikâyede kendinden bir parça bulduysan aşağıya yorum yazabilirsin. Ya da taşıdıkların ağır geliyorsa anonim kalarak “Dök İçini” butonunu tıklayıp yükünü bırakabilirsin. Kim olduğun değil, ne hissettiğin önemli. ⚡️💬
Yorum gönder